Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Paçalarımızdan akan bencillik ve çıkarcılıktı

 Dün sabah İstanbul küçük çaplı bir Nuh Tufanı’na sahne oldu. Zaten zor akan trafik iyice kilitlendi, sokakları seller götürdü, kentin büyük meydanları göle döndü.

Bütün bunlar yıllardır alıştığımız görüntüler. Türkiye’nin en büyük şehrinde iki üç saat süren bir yağmurun dört can alması yaşadığımız yerin aslında bir kent değil, fil hastalığına yakalanmış bir köy olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Eski Başbakan’ın, insanlar sel sularında boğulurken partilisi Belediye Başkanı’nı “çağdaş bir İstanbul yaratmakla” övmesi ise ancak doğu toplumlarında rastlanabilecek bir mizah olayı: Gülsek mi, ağlasak mı bir türlü karar veremiyoruz.

Dün İstanbul’da yaşananlar Japonya’nın bir kentinde meydana gelse haber ajansları Belediye Başkanı’nın harakiri yaptığı, Kore’de meydana gelse istifa eden Belediye Başkanı’nın yargılanmaya başlandığı haberini geçerlerdi. Bizde ise tabii ki bunların hiçbiri olmadı. Zaten zamanında öyle olabilseydi, bugün İstanbul da bu hale gelmez, dört vatandaşımızın hayatını kaybetmesi kara mizah konusu olmazdı.

Rumelihisarüstü’nden Boğaz’a inen dar bir yol var. Bu yazın başına kadar iki tarafı duvar olan bu yolda ince bir asfalt vardı. Yukarıdan akan yağmur sularının büyük bölümü bu ince asfaltın iki kenarındaki bankette toprağa karışır, Boğaz yoluna sel sularının çok az bir bölümü ulaşabilirdi.

Yaz başında belediyemiz bu yolu “duvardan duvara” asfaltla kapladı. Artık yağmur suları hiçbir engelle karşılaşmadan çılgın bir dere gibi aşağıya kadar ulaşabiliyor. Benzeri uygulama kentin diğer yerlerinde de yapıldığı için kentin sahil kesimleri dönüşüyor. Bunun böyle olacağını tahmin etmek için çok akıllı olmaya, şehir planlaması okumaya gerek var mı?

Yöneticilerimiz böyle de vatandaşlarımz farklı mı?

Dün Akatlar’dan 2. Köprü çevre yoluna inen sokakların bir bölümü sel altında kaldı. Trafik mecburen daha dar olan yan sokaklara sarktı. Ben de o yollardan birindeydim. Öyle bir an geldi ki zaten ağır akan trafik hiç yürümez oldu. Merak ettim, otomobilimden inip yolun aşağısına doğru yürüdüm. Tıkanıklık karşı karşıya gelmiş birisi servis otobüsü olan iki araçtan kaynaklanıyordu. Dar köprüde karşılaşan iki inatçı keçinin öyküsünü hatırladım.

Otobüsün sağ tarafında kaldırımın alçak ve geniş olduğu bir alan vardı. Otobüs şoförüne inadın hiç kimseye bu aşamada bir yarar getirmeyeceğini, otobüsünü yandaki kaldırıma doğru çekmezse burada herkesin akşama kadar beklemek zorunda kalacağını anlatmaya çalıştım.

İki dudağının arasına sıkıştırdığı sigarayı çıkarmadan yarım ağızla “bana ne” dedi. Sükûnetimi muhafaza etmeye çalışarak bu tıkanıklığın onu da ilgilendirdiğini, servistekilerin işlerine geç kalacaklarını, belki de bu yüzden kendisinin de maddi kayba uğrayabileceğini hatırlattım. Yüzüme bile bakmadı, yanıt da vermedi.

Konuşmanın mümkün olmadığını görünce otomobilime döndüm. Amacım 154’ü arayıp trafik polislerini uyarmaktı. Ama nedense dünyanın her yerinde her hava koşulunda başarıyla çalışan GSM sistemi bizde biraz yağmur yağınca aksıyor. Havadaki digital ses dalgalarının yağmurla ne ilgisi olduğunu düşünürken araçlar kımıldadı.

Otobüs şoförünün duyduğu bir sözün beynine gitmesi, o sözü beynin değerlendirmesi ve beynin gerekli komutları vücudunun diğer organlarına göndermesi on beş dakikayı buluyordu. Algılama hızı bu kadar düşük bir insanın kullandığı otobüsle işine gidip gelenleri koruması için tanrıya dua ettim.

Dün yağmurlu bir gündü. Ama paçalarımızdan akan şey yağmur suyu değil, vurdumduymazlık, bencillik, çıkarcılıktı.