Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Hayatın bir film şeridi gibi gözünün önünden geçerken

Hayatın bir film şeridi gibi gözünün önünden geçerken

İnsanlığın gelişme süreci içinde yapılan keşiflerin, bilimsel buluşların ve icatların kaçı “kaza eseri” oldu bilmiyorum ama bununla ilgili çok haber, kitap vs. okuduğumu hatırlıyorum.

Başka bir şey için çare ararken, ondan çok daha farklı bir işe yarayacak ilaçların filan bulunması gibi kazalardan söz ediyorum.

Mesela yüksek tansiyonu tedavi edecek ilaç ararken Viagra’nın bulunması gibi kazalardan.

Böyle kazalardan biri daha geçen gün gerçekleşti.

Meğerse, ölümle karşı karşıya kalanlar, “hayatım gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti” derlerken palavra atmıyorlarmış.

Bir epilepsi hastasının (87) beyin dalgalarını ölçerlerken hasta ölümcül bir kalp krizi geçirdi ve ölmekte olan beyninin krizden önceki ve sonraki 30 saniye içinde “rüya görmeye ve anıları hatırlamaya devam ettiği” ortaya çıktı.

Louisville Üniversitesi’nden Dr. Ajmal Zemmar, “eğer felsefi bir alana atlayacak olsaydım, beynin bir geriye dönüş yapması durumunda muhtemelen size kötü şeylerden ziyade iyi şeyleri hatırlatmak isteyeceğini tahmin ederdim. Ancak neyin hatırlanacağı her insan için farklı olacaktır” diyor.

Dr. Zemmar, hastanın kalbinin beyne kan akışını durdurmasından önceki 30 saniye içinde beyin dalgalarının, konsantre olmak, rüya görmek veya anıları hatırlamak gibi yüksek bilişsel talep gerektiren görevleri yerine getirirken yaptığı gibi davrandığını anlatıyor.

Bu durum, hastanın kalbinin durmasından 30 saniye sonra da devam etmiş ki bu nokta hastanın genellikle ölü ilan edildiği anlar.

Televizyondaki hastane dizilerindeki o meşum sahne yani! Monitörün yeşil ekranında düz bir çizgi ve nnnnnnnnnnnnnnn sesi!

Grey’s Anatomy’deki o ağlak suratlı doktorun (o güzel kız da bu adamın nesini beğendi, hala anlayabilmiş değilim) daha da ağlak hale geldiği an!

Tabii bu filmin ne kadar eğlenceli, sıkıcı ya da heyecanlı olacağı sizinle ilgili.

Bu bir Coppola filmi mi olacak, Tarantino filmi mi?

Yoksa bir Nuri Bilge Ceylan filmi mi izleyeceksiniz?

Dr. Zemmar’ın tahmin ettiği gibi sadece hatırlanmaya değer şeyler mi gözünüzün önünden bir film şeridi gibi geçecek?

Yoksa bütün hayatınızın kısa bir özeti mi?

Kendi filminizin yönetmeni olsanız, yaşadığınız onca sahne içinden hangilerini montajda çöpe atar, hangilerini film kurgusuna dahil ederdiniz?

Burada elbette atış serbest, nasıl olsa şu anda ölümle yüz yüze değiliz (umarım), zaten öyle de olsa izleyeceğimiz filmi kimseye anlatmamız da gerekmiyor.

Bu “fast cut” denilen yöntemle kurgulanmış bir film olacak elbette.

Araya böyle yabancı dilde esrarengiz kelimeler koyuyorum ki okuyucu, yazarın ne kadar önemli ve bilgili bir şahsiyet olduğu ile ilgili tereddütlerini gidersin!

Sadece Türkçe kelimeleri kullanarak yazan bir yazarın ciddiye alınmadığını düşünmeme yol açan çok yazı okuyorum son zamanlarda.

Madem onlar öyle yapıyorlar, benim neyim eksik, ben de gencim, güzelim diye düşündüm.

Aslında bu bilgiyi de sizinle paylaşmamalıydım ama Allah’ın bildiğini kuldan, hele de okuyucularımdan saklayacak halim de yok.

Bu teknikte her sahne yaklaşık üç saniye kadar perdede ya da ekranda kalıyor.

 

Bilmiyorum meşhur reklamcı Seguela’nın, eski Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand için çektiği reklam filmini izlemiş miydiniz?

Seguela hani şu “Anneme Reklamcı Olduğumu Söylemeyin, O Beni Bir Genelevde Piyanist Zannediyor” isimli kitabı yazan adam.

Kendisiyle “iktidar sahibi bir gazeteci” olduğum yıllarda şahsen tanışmışlığım da var.

Seguela’nın, Mitterand için yaptığı kampanya filmi, hızlı kurgu tekniğiyle “Sakin güç” sloganı üzerine yapılmıştı.

Siyasi kampanyalar tarihinde haklı bir yeri var.

Bir ara Kemal Kılıçdaroğlu da bu sloganı kullanmıştı diye hatırlıyorum. Bizim reklamcılık geleneğimizde böyle ayıpların üstü çabuk örtülür nedense.

Seguela, “Eğlenceli Şeydir Şu Reklamcılık” isimli kitabında şöyle yazıyor:

“İletişim, bir başka deyişle reklamcılık uluslar gibidir, kökenimizin ve günlük yaşamımızın değişmeyen aynası… Bana reklamının ne olduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Becerikli ABD, reklamcılıkta da etkinliği yarattı. Eğer (Amerikalılar) olmasaydı reklamcılık da para kazandıran bir uğraşa dönüşemezdi. Geçimsiz İngiltere bugün uluslararası çaptaki sarsıcı reklamcılığın başını çekmesini şaka anlayışına borçludur. Fıkır fıkır İspanya yürek titreten reklamcılık yapar, kan düşkünü İtalya kanı kaynatan; kurallara bağlı Almanya sarsıcı olmayan bir reklamcılık yapar. Ve Brezilya reklam spotları olanca dişlerini göstererek, olanca cinselliğiyle samba yapar. Tümü de ulusal kimliklerimizin birer yansıması, bu da iletişimin var olmakla eş anlam taşıdığının bir kanıtıdır. Fransız reklamcılığı da bizim aynamızdır: Halka seslenen ve karmaşık, ozan ve çığırtkan, ileri görüşlü ve kışkırtıcı. Daha iyi değil ama her zaman coşkulu ve başka hiçbirine benzemeyen.”

Bizde yaratıcı reklamcılar nesli “eski Türkiye’de” kaldı.

Çünkü “Yeni Türkiye” ne espriden anlıyor ne kelime oyunlarından. RTÜK’ün, Reklam Kurulu’nun eli sopalı kuralları da cabası.

Böyle bir ülkede yaratıcılık olabilir mi zaten?

Lafı uzatmayayım, “Sakin Güç”, Napoleon’dan İhtilal’e; Citroen 2CV’dan, Balzac’a; BB’den Alain Delon’a kadar “Fransa tarihi” denilince kim ve hangi olay aklınıza geliyorsa, onu çağrıştıracak bir görüntünün üç saniyelik sürelerle birbiri ardına kurgulanmasıyla yapılmış bir filmdi.

Bizim “hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti” konulu filmimiz de böyle bir film olacak zaten.

Ölmezseniz 30 saniyelik bir film, aklınızda kaldığı kadarını eşe dosta anlatabilirsiniz.

Ölürseniz 60 saniyelik bir film, kimseye anlatamazsınız.

Kurguya başlayalım:

Filmimiz sevdiğin kadını ilk kez öptüğün an ile açılıyor.

Hemşirenin, minicik bir bebeği “al babası” diye getirip kucağına verdiği an.

Onun ilk adımı. İlk sözleri.

Gözleri sevinçle büyümüş bir şekilde sana doğru koşarken.

Onunla çıktığın uzun otomobil yolculuğundan bir kesit.

İstemeden de olsa sevdiklerini kırdığın anlar, üzüntüyle bükülmüş dudakların kenarından süzülen gözyaşları.

Aile büyüklerinin hepsi hayattayken aynı masanın etrafında yediğiniz bir pazar öğlen yemeği.

Bu filmin gözünün önünden geçeceği günün sabahı, hayatının aşkına bir veda öpücüğü vermeden evden çıktığını hatırlaman. Artık geri dönüş de yok!

Babanın elinden tutup, sarı lacivert kazaklarla ilk maça gidişin.

Hop, 10 sahne oldu, toplam 30 saniye!

İşte hepsi bu kadar.

Ne kadar zorlarsam zorlayayım bunların arasına günlük telaştan bir sahne koyamadım.

Gazeteciliğe başladığım ilk gün yok mesela.

Posta’nın satış rekoru kırması, Radikal’in ortaya çıkardığı rezaletler, Spor, Fanatik, Milliyet, Hürriyet günlerim. Yok.

Yayınladığım onlarca dergi. Yok.

Bir şeyi başarmanın gururu, başarısızlıkların utancı, kazandığım paralar, aldığım evler, otomobiller.

Bankadaki hesapta duran para. Yok.

Bu sahnelerin hiçbiri o son seyredeceğim filmde olmayacak.

Tıpkı Jackson Brown Jr.’ın söylediği gibi: “Kimse ölüm döşeğinde ‘işyerimde daha fazla zaman geçirseydim’ demez.”

Bir ihtimal, gerçekten yapmak isteyip yapamadıklarımız için de birkaç milisaniyelik görüntüler eklenebilir filme.

O birkaç mili saniyenin aslında yitirilmiş koca bir hayat olduğunu işte tam da o anda anlayacağız.

Ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Artık sana tanınan sürenin sonundasın ve tekrar başa dönüp yapmayı ertelediğin şeylere ulaşamayacaksın.

Ortega’nın “hayatımız bizim olan tek şeydir” dediğini hatırlayacaksın.

Ve sana gerçekten ait olan o tek şeyden ayrılma zamanı geldiğinde her şey için çok geç olacak.

Bunun neşeli geçmesini dilediğim bir hafta sonu için pek de uygun bir konu olmadığının farkındayım.

Ama kim bilir belki bugün içimizden hiç olmazsa birimizin gözünün açılmasına faydam dokunur.

Belki içimizden birisi gözünü açar ve hayatın gerçeğinin günlük telaşlarımız ve hırslarımızdan çok daha başka yerlerde aranması gerektiğini görür.

Meşhur “Kaos / Kaosun Kutsal Kitabı (Çin’de Kelebek Kanat Çırptığında Atlantik’te Fırtına Çıkar)” isimli kitabın yazarı James Gleick’in, “Faster: The Acceleration of Just About Everything” isimli bir başka kitabı var.

Zaman kazanmak için insanların çağımızda küçük ayrıntılarla nasıl uğraştıklarını anlatıyor. Yazarın sözünü ettiği hastalığın belirtileri arasında her gün hepimizin otomatik olarak yaptığı şeyler de var.

Örneğin asansör kapısının kendiliğinden kapanmasını beklemek yerine, kapatma düğmesine basmak gibi.

Terminalde uçak, otobüs vs. beklerken cep telefonuna sarılmanın da bir tepki olduğunu söylüyor. Çünkü çağımızda insanlar bir şey yapmadan geçirdikleri vakitlerde kendilerini “değersiz” hissediyorlar ve bir şey yapmış olmak için telefonlara sarılıyorlar.

Romantik bir vals ritminde yaşadığımız hayatımız, insan ilişkilerindeki ve toplumsal yaşamdaki değişime paralel olarak “tekno” ritmine dönüşüyor. Hızlanıyor.

Bunun yarattığı sonuçlar da var elbette. Daha hızlı yaşadığımız hayatımızda detaylar giderek önemini yitiriyor. Davulun güm güm vuran tokmağı, küçük notaları, eskiden tat aldığımız minik melodileri eziyor, egemenliği altına alıyor.
Kundera, “Yavaşlık” isimli romanında “yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır” diyor: “Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer. Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”
Acaba diyorum yaşadığımız toplumsal hayatın bize dayattığı “hatırlanmaya değer şeyler yapamama zorunluluğu” mu bu hıza yol açan?

Hatırlanmaya değer bir iş yapamadığımız için mi hızlanıyoruz, daha kolay unutabilmek amacıyla?

Hayatımız bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçip gitmeden önce, biraz yavaşlamaya, daha çok hissetmeye, dinlemeye, duymaya, sarılmaya, öpüşmeye ihtiyacımız var!

Yoksa izleyeceğiniz o son film çok sıkıcı olacak, sıkıntıdan esnerken ölüp gideceksiniz, ben uyarmış olayım!

—————————–