t24.com.tr

İşkenceciyi korumak sistematikm uygulama

İBB davasının 15 aydır tutuklu olan sanıklarından eski Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’e gözaltına alındıktan sonra yapılan “çıplak aramayı”, İstanbul Emniyet Müdürlüğü “mevzuata aykırı herhangi bir uygulama yapılmadı” diye savundu.

Beklenen bir şey zaten bu.

Türkiye’de, işkence ve kötü muamele belki sistematik bir uygulama değil ama sistematik olan bir şey var: İşkenceci memuru koruma refleksi!

Koruma, ilk derece amirlerinden itibaren başlar, silsile – i meratip takip ederek devam eder, olur da mahkemeye düşerse koruma görevini bu kez savcılar ve hâkimler yerine getirir.

Böylece bu tür işlerde kullanılan kişilere “cezasızlık sinyali” verilir ki başlarına bir iş gelmeyeceğinden emin olsunlar.

Mağdurun şikâyetini ciddi olarak araştırmak diye bir idari usulümüz yoktur.

Ve bütün bu süreçte yer alan işkenceci tiplerin ezici çoğunluğu dışardan bakıldıklarında normal insan gibi de görünürler.

Aileleri vardır, kendilerine göre vicdanlı olduklarını düşünürler, günaha girmekten korkarlar filan falan!

Geçen gün bu köşede The New York Times’da yayımlanan bir haberden söz etmiştim. Otoriter rejimlerin bu tür kirli işlerini yürütecek eleman bulmakta çok da sıkıntı çekmeyeceklerini anlatan bir haberdi bu. (Nasıl oluyor da oluyor? https://t24.com.tr/yazarlar/mehmet-y-yilmaz/nasil-oluyor-da-oluyor,55392?_t=1781183438118  )

Fatoş Pınar Türker’in kendisine yapılan işkenceyi anlattığı haberleri takip ederken otoriter rejimlerin “insan kaynakları yönetiminin” sonuçlarını gördüm.

Hermann Hesse’nin “İnanç da Sevgi de Aklın yolunu İzlemez” isimli aforizmalar kitabında okuduğum bir alıntıyı hatırladım.

Hesse şöyle yazıyor:

“Kendi adına en ufak bir ahlak yasasını çiğnemekten kaçınan insan, içinde yaşadığı toplum ve vatan söz konusu oldu mu, her şeyi yapmakta, en yasak, en korkunç eylemlere bile kalkışmakta özgür hisseder kendini; başka zaman kötü diye bilinen tüm içgüdüsel davranışlar bu durumda görev ve kahramanlığa dönüşür.”
Dünya tarihinin önde gelen canileri ile bugünün isimsiz canavarlarını birleştiren ortak payda bu sanırım.

Hitler, Mussolini, Stalin… Bin Ladin, Çakal Carlos… Netanyahu, Mladiç, Jivkov, Esad… Bunlar isimlerini bildiklerimizin küçük bir bölümü.

İsimlerini bilmediklerimizin sayısı ise havsalamızın almakta zorlanacağı kadar olmalı.

İşkenceciler, insanları silah zoruyla yerlerinden yurtlarından koparıp göçmen kamplarının çaresizliğine sürenler.

Dağılmakta olan bir mitingten sessizce ayrılan kadını coplayan polis, bilmem kaç gündür tutuklu olan kadına çıplak arama yapan memur gibiler de var.

Soracak olursanız hepsinin kendilerince geçerli bir açıklamaları vardır.

Kimisi bir “dava” için yapıyordur, kimisi “amirim emretti” diye!
Çoğu yaptığı işin ne kadar aşağılık olduğunun farkında bile değildir.
Onlar için dünya siyah ve beyazdan oluşur. Gri tonlara yer yoktur.
Bu yüzden de hiçbir zaman yalnız değillerdir.

Onlara hatırlatmak isterim ki bu suçlarda zaman aşımı yok.

Hiçbir mutlak iktidar da sonsuza kadar sürmüyor, hepsinin bir ömrü var, en uzun ömürlüsünün bile bir ömrü var!

Hesse ile bitireyim:

“Kendi kendilerini sevmiş, düşmanlarına kin ve nefretle bakabilmiş safdil insanlara ne mutlu! Ne mutlu o kişilere ki kendi kendilerinden asla kuşku duymazlar, çünkü ülkelerinin içine düştüğü sefalet ve yıkımda kendilerinin en ufak bir suçu olmadığına inanır, bundan Fransızları, Rusları ya da Yahudileri, kim olduğu fark etmez, işte birilerini, bir düşmanı sorumlu tutarlar.”

————————————

Saray yargısına çok güvenmeyin derim

“CHP Parti Tüzüğü’ne göre Parti Meclisi’nden 28 üyenin istifasıyla birlikte Parti Meclisi’nin ve onun içinden seçilen Merkez Yürütme Kurulu’nun düşmesi gerekiyor.

Bu adımın atılmasındaki amaç Saray yargısının CHP’nin başına tayin ettiği Kemal Kılıçdaroğlu’nu Kurultay kararı almaya zorlamak.

Çünkü CHP Parti Tüzüğü’ne göre böyle bir durumda 45 gün içinde Kurultay’ın toplanması bir zorunluluk.”

Yukarıdaki bu özeti dün konuyla ilgili olarak yayınlanan haberlerden yaptım.

Parti Tüzüğü’nün konuyla ilgili maddeleri filan da haberlerde yer alıyordu.

Bu gelişmeler yaşanırken Saray yargısının CHP’nin başına tayin ettiği Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında CHP Parti Meclisi toplandı. Toplantıya 27 üye katıldı.

Kılıçdaroğlu’na yakın kaynaklar partinin olağanüstü bir durumdan geçtiğini, böyle olağanüstü durumlarda “olağan kararlar alınamayacağını” söylediler.

Öte yandan Kılıçdaroğlu yönetimi 9 milletvekilinin partiden ihraç edilmesini de hedefliyor.

Bu amaçla Yüksek Disiplin Kurulu da göreve çağrıldı ve söz konusu milletvekillerinin partiden ihracı konusunun görüşüleceği açıklandı.

Oysa Parti Tüzüğü ve daha önce Süheyl Batum’un ihracı nedeniyle verilmiş bir mahkeme kararı, milletvekillerinin partiden ihracı işleminin başlatılabilmesi için Parti Meclisi’nin ya da TBMM Grubu Yönetim Kurulu’nun çoğunlukla karar almasını gerektiriyor.

Ancak dünkü haberlere bakılırsa Kılıçdaroğlu yönetimi bu konuda çoktan harekete geçmiş, dosyaları Yüksek Disiplin Kurulu’na vermiş.

Bundan sonrasının nasıl gelişeceğini tahmin etmek zor değil.

Kemal Kılıçdaroğlu, Saray’ın kendisinde beklediği şeyleri yapacak yani bildiğini okuyacak.

CHP’nin seçilmiş yönetimi de bu kararlara karşı mahkemelerde davalar açacak ve o davalar Saray’ın istediği süre içinde görülüp, istediği şekilde karara bağlanacak.

Aynı yöntem Yargıtay’daki temyiz sürecinde de izlenecek.

Temyiz görüşmesinin ne zaman sonuçlanacağına ve ne şekilde sonuçlanacağına karar verme yetkisi kâğıt üzerinde Yargıtay’da olabilir ama artık kâğıt üzerinde bile bağımsız bir Yargıtay yok.

Kimse günün birinde Saray’ın “yok bu işler böyle yürümeyecek, en iyisi biz hukuk kurallarının geçerli olduğu bir düzene dönelim” demesini beklemiyor sanırım.

Ya da Yargıtay üyelerinin, alt derece mahkeme yargıçlarının “biz parti organı değiliz, kimseye bu makamlar için kefaret ödememiz gerekmiyor, bakalım kitapta ne yazıyor” diyebileceklerini bekleyen kimse var mı?

Özgür Özel ve arkadaşlarının hesaplarını buna göre yapmalarında yarar var.

——————————