Bilmiyorum farkında mısınız, Milli Aile Haftası’nı idrak ettik.
Geçtiğimiz 2025 yılı da Aile Yılı olarak yaşanmıştı, bilmiyorum onun da fakına varabilmiş miydiniz?
Farkına varamadıysanız da dert değil, üzülmenizi istemem; hükümetimiz Aile Yılının tadını o kadar beğenmiş olmalı ki orada duramadı 2026 – 2035 dönemini de “Aile On Yılı” ilan etti.
Allah ömür verirse 2036 – 2136 dönemini de Aile Yüzyılı olarak kutlayacağımızı bugünden söyleyebilirim.
Her yıl Mayıs ayının son haftası kutlanacak Aile Haftasında kamu kurum ve kuruluşları bir dizi etkinlik düzenliyor.
Haftanın anlam ve önemi anlatılıyor ve hayır endişe etmenize neden yok kamu kurum ve kuruluşlarının etkinlikleri evinizin içinde cereyan etmiyor.
Evinizin farklı odalarında ne tür etkinlikler ile bu haftayı kutlayacağınız size kalmış bir şey.
Aile Yılına bu kadar önem verilmesinin nedeni 2025 yılında tek kişilik hanelerin oranının yüzde 20,5’e çıkması.
Yani beş evden birinde tek kişi yaşıyor.
Aile Bakanı, “ileride yalnızlık bakanlığı kurmak zorunda kalabiliriz” bile dedi ki bence durumun farkına varmak için hayli geç kaldığını düşündüren sözler bunlar.
O bakanlık her ne yapacaksa bugünden yapmaya başlamaz ise 10 yıl sonra da o iş için geç olacak.
TÜİK verilerine göre memlekette tek kişilik hanelerin oranı 2012 yılında yüzde 8,6 imiş.
2013 yılında yüzde 8,9’a çıkmış.
Muhalif olduğum için filan değil, gerçekler böyle olduğu için tek kişilik hanelerde yaşama eğiliminin o yıllardan itibaren arttığını söylemek zorundayım, Reis kusuruma bakmasın lütfen.
Cumhurbaşkanımız, doğum kontrolünü “ihanet” ve düşen doğum oranını “felaket” olarak nitelendiriyor ancak bu konuda çok bir şey yapabildiğini de söyleyemeyeceğim.
Evet bu konuda konuşma bahsinde çok başarılı, bunu kabul ediyorum, herkes üç çocuk – dört çocuk yapsın diyor ama dinleyen kim?
Türkiye’nin doğurganlık oranı dünyanın en düşükleri arasında olmasa da hızlı bir düşüş içinde.
AKP’nin iktidara geldiği 2000’li yılların başlarında doğurganlık oranı 2,1’in üzerinde istikrarlı bir şekilde seyrediyordu.
Bu rakam, nüfus bilimcilerin “yenilenme seviyesi” olarak tanımladığı seviyeyi temsil ediyor.
Yani doğurganlık oranı 2’nin üzerinde olursa nüfus azalmıyor, varlığını koruyabiliyor.
Türkiye bu oranı en son 2014 yılında yakalayabildi.
Ardından düşüş başladı ve 2017’de yenilenme seviyesinin altına düştü ve 2024’te ise tüm zamanların en düşük seviyesi olan 1,48’e ulaştı.
Bu Türkiye’nin nüfusunun giderek yaşlanacağını ve bir tarihten sonra azalmaya başlayacağını gösteriyor.
Bu ay içinde annelik izni 16 haftadan 24 haftaya, babalar için ise beş günden 10 güne uzatıldı.
Ebeveynlere ilk çocuklarının doğumu için tek seferde 5 bin lira ödenecek.
İkinci bir çocuk olursa bu kez 60 ay süreyle ayda 1500 lira, üçüncü bir çocuk olursa rakam 5 bin liraya kadar çıkacak.
“Ne kadar ekmek, o kadar köfte” atasözünü bu vaatlere uygulayacak olursak yanıtı kimsenin hoşuna gitmez, baştan söyleyeyim.
Çocuk sahibi olmayı teşvik eden bu tür “tek seferlik” uygulamalar ile bu sorunun çözülemediğini gösteren çok örnek var.
Gerçek bir değişim yaratmak için, politika yapıcıların “çocuk sahibi olmaya ve aynı zamanda mutlu, güvenli ve sağlıklı bir yaşam sürmeye daha elverişli bir düzen oluşturmak için bütüncül bir yaklaşım benimsemeleri” gerektiğini söyleyen Ohio Eyalet Üniversitesi Nüfus Araştırma Enstitüsü Direktörü Sarah Hayford, “güvenli yaşam kısmını ele almadan ebeveynlik kısmını ele alamazsınız” diyor.
Dünyanın en düşük doğurganlık oranlarından birine sahip olan Güney Kore’de (kadın başına 0,8 doğum), inşaat şirketi Booyoung Grubu, 2024 yılında bebek sahibi olan çalışanlarına 68 bin ABD Doları vereceğini açıkladığında gazetelerin manşetlerini uzun süre işgal etmiş. Bu rakam Güney Kore’nin yıllık kişi başı gelirinin yaklaşık iki katı.
Rakam büyük olduğu için sonuç da almışlar: Şirketten yapılan açıklamaya göre geçen yıl şirket mensupları 36 bebek sahibi olmuşlar.
Bu rakam, 68 bin dolarlık teşvik başlamadan önceki rakamlara göre yüzde 60’lık bir artış anlamına geliyor. Şirket ayrıca tıbbi masraflar ve üniversite eğitim desteğini de programına almış.
Üçüncü çocuğu olan çalışanlar, 68 bin dolarlık ödeme ile “garantili, kalıcı konut desteği” arasında seçim yapabiliyorlar.
Bir çalışan Kore’de gazetecilere “şirket, ikinci çocuğum olmasıyla ilgili en büyük endişem olan mali kaygılarımı giderdi” diyor.
Şirketin bir ülke olması durumunda doğum oranının Güney Kore’nin 3,6 katı olacağını da hesaplanmış.
Böyle bir destek Türkiye’de verilecek olsa tek seferlik ödemenin resmi GSYH rakamlarına güvenecek olursak 36 bin dolar olması gerekiyor.
5 bin lira nerede, 36 bin dolar nerede?
Ayda 1500 liralık ikinci çocuk desteği ise bunun yanında solda sıfır sayılır.
Harvard Üniversitesi’nden sosyolog Daniel Schneider, belirsizlik ve doğurganlık arasındaki bağlantıyı, “aile savaşları” olarak adlandırıyor.
Bu savaşlar, sol ile sağ arasındaki asla bitmeyeceğini bugünden söyleyebileceğim kültürel tartışmalar.
Sağcı politikacılar geleneksel aile yapısını savunur ve kadınlaraa “evinin kadını” rolünü tarif ederken, sol politikacılar da cinsiyet eşitliğini ve kadınların kendi bedenleri üzerinde kendi kararlarını vereceğini savunacak ve doğal olarak anlaşamayacaklar.
Schneider, belirsizlik araştırmalarının aslında “insanların aile kurmak istediğini, ancak aynı zamanda ebeveynlerden çok yüksek standartlar talep eden bu gerçekten belirsiz ve istikrarsız dünyada” karar vermekte zorlandıklarını gösterdiğini söylüyor.
“Belirsizlik Çağında Ailenin İmkansızlığı” isimli kitabın yazarı Anna Louie Sussman’ın NY Times’daki makalesinden öğreniyoruz ki doğurganlık oranlarının artmasını sağlayacak en önemli şey dindarlık.
2024 yılında yayınlanan “Hannah’nın Çocukları” adlı kitapta, Amerika Katolik Üniversitesi’nden Recep Tayyip Erdoğan’ın meslektaşı (yani ekonomist) Catherine Pakaluk, beş veya daha fazla çocuğu olan 55 Amerikalı kadınla röportaj yapmış.
Hepsi dindar olduğunu söyleyen bu kadınlar “çocuk sahibi olmanın ahlaki bir erdem olduğunu ve Tanrı’nın onlara bakacağını” söylüyorlar.
Ancak bir de yaşanan gerçek var ki giderek daha fazla Amerikalı kendini “dinsiz” veya belirli bir dine mensup olmayan olarak tanımlıyor.
Özellikle Amerikalı kadınların dinden uzaklaşma oranları dikkat çekici.
Kuşaklar arası farklılıklar, kadınlar arasında erkeklere göre çok daha fazla.
Z kuşağı erkekleri, Baby Boomer kuşağı erkeklerine göre sadece 11 puan daha fazla “dindar olmayanlardan” oluşurken, kadınlar arasındaki fark neredeyse iki buçuk kat daha büyük.
Z kuşağı kadınlarının yüzde 39’u dindar değilken, Baby Boomer kuşağı kadınlarının sadece yüzde 14’ü dindar değil.
Türkiye’de de benzer bir eğilim olduğunu araştırmalara bakarak söyleyebilmek mümkün.
Yapılan araştırmalar, geleneksel dindarlık pratiklerinde bir azalma olduğunu gösteriyor.
Marmara Üniversitesi’nden Zübeyir Nişancı ve Hüseyin Sağlam tarafından yapılan Türkiye’de İnanç ve Dindarlık araştırması, Türkiye’nin eskisi kadar dindar olmadığını gösteriyor.
Kendisini “dindar” ya da “çok dindar” olarak tanımlamayanların oranı yüzde 33.
Beş vakit namazı düzenli kılanların oranı yüzde 40, hiç kılmayan ya da nadiren kılanların oranı yüzde 36.
İslamcı siyasetin çeyrek yüzyıla yaklaşan iktidarında ortaya çıkan tablo bu.
Aile Bakanı’nın sözünü ettiği “yalnızlık bakanlığını” hemen kurmak için çok neden var gibi görünüyor.
———————————–
