t24.com.tr

Yolsuzluk bulaşıcıdır, balık da baştan kokar

Adalet Bakanı Akın Gürlek, sert konuştu: “Bağış güveni istismar edilemez!”

Türkiye’de yaşamıyor olsaydım, böyle kararlı bir karşı duruş görünce rahatlar, devlet büyüklerimizin bu işlere el atmasının verdiği huzur içinde bir uyku çekebilirdim.

Maalesef böyle olmuyor.

Özellikle de yöneticilerimize güvenimiz her düzeyde “istismar ediliyor”!

Artık kime güvenebileceğimizi bilmiyoruz.

En çok da memleketin savcıları bilmiyor olmalı!

Çünkü önlerinde öyle bir örnek var ki “zekât hırsızlarını” değil, bunu soruşturan savcıları hedef almıştı.

Bu “zekât hırsızları” tanımı bana ait değil, Deniz Feneri e.V. davasını yürüten savcılardan Abdul Vahap Yaren’e ait.

Deniz Feneri e. V.’nin yardım paralarını nasıl iç ettiğini hatırlayanlar, hatırlamayanlara anlatabilirler.

Failler, soruşturmayı yürüten savcıların başına öyle bir çorap ördüler ki sadece “parayı aşırmakla” kalmadılar, “zamanı da aşırıp” takipsizlik bile alabildiler.

Onun için Bakan Bey’in sözleri bende nostaljik bir etki yarattı!

Aslına bakarsanız bu ülkede “yardım işi” her zaman ve her kesim için biraz kuşkulu alanda kalmıştır.

Rahmetli Yakup Dedem, Cuma namazının ardından cebindeki paranın bir bölümünü “cami yaptırma, yaşatma derneği” adına cami avlusunun çıkışına konulmuş mukavva kutuya atar, sonra da “bakalım ne kadarı camiye gidecek” derdi.

Paranın toplandığı şey bazen bir torba olurdu, bazen bir kutu. Aslında sadece bu bile kuşku duyması için yeterliydi.

Bir yandan yaptığı yardımın asıl amacına uygun kullanılmayacağına ilişkin kuvvetli bir kuşku duyar, diğer yandan kısıtlı bütçesiyle yapabileceği yardımı kutuya atmaktan da imtina etmezdi.

En başta devletimiz bile yardım paralarının yerine harcanması konusunda titiz değildir.

Zamanın Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Recep Önal’ın, 1999 depreminden sonra “deprem yardımı” olarak IMF’den gelen paranın memur maaşlarının ödenmesinde kullanıldığını söylediği hâlâ kulaklarımda.

Sadece yardımlar değil, deprem için toplanan vergiler bile yerine harcanmadı.

Zamanın Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de deprem vergisiyle toplanan paralarla yol yapıldığını açıklamıştı, hatırlarsınız.

2020’deki Elâzığ depreminin ardından Acun Ilıcalı televizyon kanalında gerçekleştirdiği kampanya ile depremzedeler için 73 milyon lira civarında bağış toplamıştı.

Ilıcalı’nın kampanyaya 20 bin lira katkıda bulunan İçişleri Bakanı’na söylediklerini de unutmadım:

“Sizden de bir ricam var. Bu akşam ki kampanyadaki önemli miktarı ki sizin bazı şeyleri yapacağınızdan asla bir şüphem yok ama depremzedelerin şartlarının daha iyi olmasına kullanılmasını rica ediyoruz.”

Acun Ilıcalı bunu söylemişti çünkü o sözler, o gün ya da bugün yardım yapan, yapmayı düşünen herkesin aklından geçirdiği bir şey.

Ve dikkatinizi çekerim ki yardımın “tümünün” değil, “önemli miktarının” depremzedelerin şartlarının iyileştirilmesi için kullanılmasını rica ediyor.

Çünkü açıkça söylemese bile yılların tecrübesiyle biliyor ki yardımın tümü hedefine ulaşamayacak.

Siyasi tutumlarımızdan, dünya görüşlerimizden bağımsız olarak biz Türkler, yaptığımız yardımların yerine ulaşmadığından genellikle şüphe ederiz.

Onun için Haluk Levent olayının ardından artık kimsenin yardım yapmak istemeyebileceği gerçekçi bir tespit değil.

Biz Türkler, bunu bilerek yardımlarımızı yapıyoruz ve umarım bu iddiamı test etmemize neden olacak bir felaketle karşılaşmayız.

Türkiye’nin ciddi bir ahlaki çöküş yaşadığından söz edildiğini duyuyorum, bu konuda yazılmış yazıları okuyorum.

Bu sorun, denetlenemeyen güçten kaynaklanır ve Türkiye tarihinde şeffaflıktan söz edebileceğimiz bir dönem yaşandıysa da çok kısa bir süreye tekabül etmiş olmalı.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün yayımladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye, 100 üzerinden alınan 31 puanla 180’i aşkın ülke arasında 124. sırada yer alıyor.

Son bir yılda 3 puanla 17 basamak gerileyen Türkiye, endekste en çok düşüş yaşayanlardan biri olmuştu. Oysa aynı endekste 2002 yılındaki yerimiz 102 ülke içinde 64. Sıraydı.

Bunun tek bir nedeni var: Halk adına kamu yönetimini denetlemekle görevli olanlar, bu görevi yerine getirmemişler.

Normal bir demokraside bu görevi halk adına parlamento, yargı, bağımsız kamu kurumları ve bağımsız medya yerine getirir.

Sorunumuz da bundan kaynaklanıyor: Bağımsız medya çok güçsüz, geri kalanlar yönetimdeki tek adamın iki dudağının arasında.

Ve unutmayalım ki yolsuzluk diye tarif edilen şey bulaşıcıdır: Yukarılarda nelerin döndüğünü fark eden memur, rahmetli Turgut Özal’ın deyişiyle “işini bilir!”

Cezasızlık algısı, “herkes yapıyor, bir şey olmuyor” inancı öyle bir virüs ki her yere kolayca bulaşabiliyor.

Haluk Levent’e de bulaşmış görünüyor, olan biten bundan ibaret.

—————————–