Geçtiğimiz nisan ayının sonunda Çin’deki bir mahkemenin verdiği karar, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki çizgiyi bir kez daha çizdi.
Aslına bakarsanız Çin’e ne kadar sosyalist denebilir, bilmiyorum.
Sosyalizm, üretim araçlarının kolektif mülkiyete tabi olması ile tanımlanıyorsa Çin bildiğiniz kapitalist bir ülke.
Ama kapitalistliği de bir tuhaf çünkü devlet düzenleyici olarak iktisadi hayatın tam merkezinde.
Sanayi dallarına hedefler koyuyor, birini geri çekerken, diğerine yol veriyor filan.
Nisan ayının sonunda Hangzhou Orta Halk Mahkemesi, bir teknoloji şirketinde işten çıkarılan bir işçinin açtığı davayı görüştü.
İşçi, yapay zekâ nedeniyle işinden atıldığını savunuyordu. Şirket, işçi ile yapay zekâ yazılımı arasındaki tercihini yapay zekadan yana kullanmıştı.
Mahkeme işçi lehine karar verdi. Kararda “yapay zekâ teknolojisinin gelişimi, emeği özgürleştirmek, istihdamı teşvik etmek ve insanların yaşam standartlarını iyileştirmek için kullanılmalıdır” deniliyordu.
Bu Çin mahkemeleri tarafından bu konuda bugüne kadar verilen üçüncü karar. Üçünde de karar işçi lehine çıktı.
Çin’de bildiğimiz anlamda daha doğrusu batılı anlamda bir demokrasiden söz edebilmek mümkün değil, bunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Sosyal medyadan tutun da televizyonlara, gazetelere kadar her şey sıkı bir kontrol altında.
“Aykırı seslere” tahammül yok, bu açıdan bizim Ala Turka demokrasimize de benzediğini söylemek de mümkün aslında.
Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) de en son isteyeceği şey huzursuz ve söylenmeye başlayan işçi sınıfı. Tıpkı bizim buralarda olduğu gibi.
Çalışan kitleler arasında huzursuzluğu yayabilecek sosyal medya sıkı bir sansüre tabi tutuluyor elbette ama bizim ile aralarındaki fark ÇKP’nin sansürlediği paylaşımları görmezden gelmemesi.
Tabii onlarda “şüyuu vukuundan beterdir” (duyulması, gerçekleşmesinden kötüdür) gibi bir atasözü yok.
Onun için duyulan, konuşulan sorunu konuşulamaz hale getiriyorlar ancak yok saymak yerine çözmek için planlamayı öne alıyorlar.
Belki hatırlarsınız, sonradan pandemiye dönüşecek COVID – 19’un ilk görüldüğü yer Çin’in Hubei eyaletine bağlı Wuhan şehriydi.
Wuhan’ın şöhreti sadece bununla ilgili değil; kent sürücüsüz taksileri ile de tanınıyor, bu alanda Dünya lideri.
Çinli teknoloji devi Baidu, 2022 yılında Wuhan merkezinde tamamen otonom taksi işletme izni aldı ve o zamandan beri şehirde 400 robot taksi çalışıyor.
Robot taksilerin trafiği ağırlaştığından ve fiyat rekabetine girişerek müşterilerini aldığından yakınan “insan taksi şoförleri” sosyal medyada büyük bir isyan başlattı.
ÇKP yetkilileri protestoları sosyal medyada sansürlediler ancak ortaya çıkan sorunu halının altına süpürmediler.
Çözülmesi istenen sorun şuydu: Yapay zekânın işgücü piyasasında insanları kitlesel olarak yerinden etmesini ve bununla birlikte gelen siyasi tepkileri nasıl önleyebiliriz?
Çin, otomasyon konusunda birçok ülkeden daha fazla deneyime sahip.
Fabrikalarında iki milyondan fazla robot çalışıyor. Sürücüsüz teslimat araçları birçok şehrinde dolaşıyor. Otel ve restoranlarda servis robotları hizmet veriyor. Otopark robotları, ömrü tükenmekte olan elektrikli araç bataryalarını değiştiriyor. Dronelar öğle yemeği teslimatı yapıyor vs.
Onun için Çin’in “yapay zekâ süper gücü olmak” hedefi resmi olarak yenilendi; Artık hedef yapay zekâ ekonomisinin merkezinde insanları tutmak.
Bu mevcut Beş Yıllık Plana da eklendi, Çin, yapay zekânın istihdam üzerindeki etkisini “kapsamlı bir şekilde ele almayı” taahhüt ediyor.
New York Times’ta Katrin Bennhold’a konuşan Brookings Enstitüsü’nde Çin’in yapay zekâ politikasını inceleyen Kyle Chan, Çin’in yapay zekânın insanları desteklemesini, yani eski ve yeni sektörlerde daha verimli olmalarını istediğini, yerlerini almasını istemediğini söylüyor.
Yine New York Times’tan Catie Edmondson’un haberine göre Çin’in İnsan Kaynakları ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, “kilit sektörler için hedefli istihdam desteği” sözü veriyor.
Ulusal Halk Kongresi’nin bir üyesi, işini kaybeden işçiler için bir güvenlik ağı olarak “yapay zekâ işsizlik sigortası programı” isterken ÇKP yetkilileri, işçilerin yapay zekâ merkezli bir iş piyasasına uyum sağlamalarına yardımcı olmak için mesleki eğitim verilmesini savunuyor.
Marksist terminolojide “artı değer” olarak tanımlanan mesele, Marksist teorinin tam merkezinde yer alır.
Marksizm, kapitalist sistemin işleyişini, sermaye birikimini ve sömürü mekanizmasını bu kavramla açıklar.
İşçinin üretim sürecinde yarattığı toplam değer ile kendisine ödenen ücret arasındaki farktır. Marksistlere göre “karşılığı ödenmeyen emek”, kapitalistlere göre sermayenin payı tartışmasına elbette burada girmeye niyetim yok.
SBF’de seminer ödevi olarak “sanatçı emeği ve Marksist artı değer” gibi yazıp da teslim edene kadar beni canımdan bezdiren bir konuyu seçtiğimi hatırladım, sırtımdan soğuk terler aktı.
Onun için o sulara girmeyeceğim.
Ancak Çinli akademisyenler benim bu lüksüme sahip değil doğal olarak.
“Yapay Zekâ Devrimi’nden sonra artı değeri kim veya ne yaratacak: Makine mi? Onu icat eden insan mı? Onu kullanan insan mı?” gibi soruların yanıtlarını aramaya başladılar bile.
Bu bilimsel alan artık “Yapay Zekâ Marksizmi” diye tanımlanıyor.
Yapay zekâ kaynaklı işsizliği önlemek için planlar geliştirilirken hükümet de günü kurtarmaya çalışıyor doğal olarak.
En yaygın uygulanan yol ise şirketlere işten çıkarmalardan kaçınmaları için yoğun baskı yapmak. Bunu ihlal eden şirketlerin sahip ve yöneticileri soluğu mahkemede alıyor.
ABD’de ise durum tam tersi.
Silikon Vadisi öncelikle tek bir şeye odaklanmış durumda: İnsanların yerini alabilecek süper zeki makineler geliştirmek!
Bu, Trump yönetiminin genel olarak desteklediği bir yaklaşım.
Brookings Enstitüsü uzmanı Chan, Çin’in kendi kendine yeten bir ekonomi istediğini ve bu nedenle, robotik gibi göz alıcı yeni işletmelerden çelik veya çimento gibi eski, popüler olmayan sektörlere kadar her sektöre yapay zekâyı entegre ederek verimliliği artırmayı hedeflediğini anlatıyor.
Chan’e göre Çin’in yapay zekâ vizyonu devlet odaklı, Amerika’nınki ise şirket odaklı.
Open AI gibi şirketler, şu an için daha geniş bir ABD stratejisi nedeniyle değil, kendi çıkarlarıyla örtüştüğü için süper zekâ peşindeler.
Biz ne yapacağız diyorsanız ona da bir yanıtım var: Geçen hafta yazdığım gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı bir “yapay zekâ eylem planımız” bile var.
Fark et, İstifade Et, Üret ve Yönet gibi dört ana başlığa sahip bu planla nereye varabileceğiz derseniz, Çin’in ya da ABD’nin vardığı yere varamayacağımızı şimdiden söyleyeyim.
Milli Eğitim Bakanı, bunları bırakmış Kurtuluş Savaşı’nın adına takmış.
Üniversiteler deseniz nepotizmini dini inancına bağlayan rektörlerle, öğrencisine fotoğraf çektirmedi diye üniversite kampüsüne beş yıl girememe cezası verenlerle ne kadar olabilecek ise o kadar olacak.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın yatırım programında imam hatip liseleri ve uygulama atölyeleri inşaatları için 2025 yılında 3 milyar 469 milyon 429 bin liralık harcama planlanmıştı.
Aynı programa göre fen liseleri için 1 milyar 397 milyon 264 bin lira kaynak ayırılıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde dini taassuptan kaynaklanan nedenlerle sanayi devrimini ıskaladı. Sermaye birikimi sağlanamadı, eğitim ise hepten ihmal edilmişti.
Bugün yaşadığımız sorunların büyük bölümünün temelinde o dönemdeki geri kalmışlık var.
Öyle görünüyor ki yapay zekâ devrimini de kaçıracak, diğer ülkelerin arkasından baka kalacağız.
Not: Bu yazıyı yazarken NY Times’tan Katrin Bennhold, aynı gazeteden Catie Endmondson, ve Çin’de yayınlanan Sixth Tone adlı online gazeteden Ye Zhanyahng’ın haberlerinden yararlandım.
————————————
