OKSİJEN, t24.com.tr

Truvalı Helen, sarışın mıydı, esmer mi?

Kabul ediyorum, yaşadığımız bu tuhaf günlerde bu sorunun yanıtını aramak “köy yanar, deli kız saçını tarar” halk deyişine örnek olarak gösterilebilir ama unutmayalım ki bu “yaşadığımız günler” tanımlaması da insanlık tarihinde bir virgül bile olamayacak kadar kısa bir süreye tekabül ediyor.

Bugün kendisini dünyanın merkezi sananlarımız da dahil olmak üzere 100 yıl sonra isimlerimizi hatırlayan kimsenin kalmayacağını da biliyoruz ki 100 yıl dediğin, insanın büyük yolculuğu hesaba katıldığında nedir ki?

Bu sorunun öznesindeki kadının yaşını söyleyeyim de tartışmayı burada bitirelim: Kendisi M.Ö. 1226 yılında doğmuştu. 2026 yıl da buradan koyun, 3 bin 252 ediyor.

Truvalı Helen diyoruz ama kendisi Truvalı filan değildi, bildiğiniz Spartalıydı, Argoslu Helen diye de tanınırdı.

Kocası Menalaos’u terk ederek Paris ile birlikte Truva’ya kaçtığını biliyoruz ve bu kaçış izlerini günümüze kadar koruyan bir dizi olayı tetikledi.

Böyle söylüyorum ama bunların büyük bölümü söylenti, mitoloji, hayal gücü vs.

Belki kendisi bile gerçek değildi ama insanlar onu gerçekmiş gibi sevdiler, bağırlarına bastılar, onun için birbirlerini öldürdüler, kentleri yakıp yıktılar.

Sarışın mıydı, esmer miydi diye sorduğum sorunun aslına bakarsanız yanıtı belli: O yılların Yunanistan’ında doğup büyüdüğünü hesaba katarsak “yanık esmer” olmalı.

Ne de olsa o yıllarda + 50 SPF güneş kremlerinin icat edilmediğini, bu amaçla en iyi ihtimalle zeytinyağı kullandığını ve bunun da cildinin biraz daha kararmasına yol açtığını kabul etmek kimyasal, tarihi ve coğrafi gerçeklerle daha uyumlu.

Christopher Nolan’ın 250 milyon dolar harcayarak çektiği filmi The Odyssey, 17 Temmuz 2026 tarihinde Türkiye de dahil tüm dünyada imax sinemalarında vizyona girecek.

Film bizim İzmirli Homeros’un aynı isimli destanını anlatıyor. Muazzam bir görsel şölen olacağı söyleniyor ki beni ilgilendiren işin o kısmından daha çok hikâyenin kendisi.

Odyssey destanı, İthaki Kralı Odysseus’un, Truva savaşının bitmesinin ardından gemisine binerek memleketi İthaki Adası’na dönüş yolculuğunu anlatıyor.

Bu açıdan savaşın son 51 gününü anlatan İlyada destanının da devamı sayılır.

Nolan’ın filminde Truvalı Helen rolünü Oscar ödüllü oyuncu Lupita Nyong’o oynuyor.

Kendisi Kenyalı bir anneden doğmuş, Meksika – Kenya melezi ve bu genetik nedeniyle de “renkli” bir oyuncu.

Nolan’ın bu rolü Afrika kökenli bir oyuncuya vermesi, “utangaç ırkçı ve açık ırkçı” yorumları kışkırttı.

Helen’in annesi bir kuğu kılığındaki Zeus ile evlilik dışı ilişkiye girmiş ve böylece hamile kalmıştı.

Bu nedenle Helen’in “beyaz tenli” olması gerektiği iddia ediliyor.

Tabii Nolan kibar birisi, ben olsam bu eleştirileri şöyle yanıtlardım: Helen’in babasının kuğu kılığına girmiş Zeus olduğuna inanıyorsun da siyahi olabilme ihtimaline niye itiraz ediyorsun?

Öte yandan İthaki Kralı Odysseus’u filmde Matt Damon canlandırıyor ki buna itiraz eden de yok!

Matt Damon benzeri bir tipe bugünkü Yunanistan’da rastlamak mümkün elbette ama doğduğu yıllarda hiç yabancı işgali görmemiş yani melezleşmemiş bir memlekette sarışın bir kralın olabileceğine inanmak için yakası açılmamış bir ırkçı olmak gerek.

Tıpkı Rönesans tablolarında sarışın, pembe bir bebek olarak tasvir edilen Hz. İsa gibi.

İnananlarını kızdırmak istemem ama Hz. İsa, Filistinli bir Yahudi’ydi; sarışın, pembe bir bebek olması mümkün değildi.

Beyaz ırkçılığının bir tezahürü bu; babası olduğu kabul edilen Tanrı’nın da “beyaz” olduğu yolundaki temel bir kabule dayanıyor çünkü.

Nolan’ın filminin vizyona girmesinden iki gün önce İthaki’ye ayak bastım.

Bir arkadaşımın yelkenlisiyle bir yandan Odysseus’u anarak, Preveze ve Navarin’den geçerken deniz şehitlerimizin ruhlarına selam göndererek İyon Denizi’nden kuzeye doğru çıktık. Rüzgâr güzeldi.

Bu benim için mutlu bir tesadüf tabii ama insanlık açısından bakarsanız bir anlamı yok.

Oysseus’un Çanakkale’den İthaki’ye deniz yoluyla varabilmesi tam 10 yılını almıştı.

Savaşın da 10 yıl sürdüğünü hesaba katarsanız gitti, geldi derken 20 yıldan fazla bir süre evinden uzakta kalmıştı.

Dönüş yolundaki 10 yıl içinde tek gözlü canavarlarla, insanları domuza çeviren cadılarla, söyledikleri şarkılarla denizcilerin aklını başından alıp kayalıklara çarparak parçalanmalarına neden olan Sirenlerle, her fırsatta sinirlenip öfkelerini Odysseus ve tayfalarının üzerine cömertçe gönderen Antik Yunan tanrılarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştı.

Ben ise bir Türk olarak, pasaportumu ve vizemi inceledikleri sırada Yunanistan sınır görevlileri ile “mücadele ettim” ama buna ne kadar mücadele denilir, bilmiyorum: Odysseus, “Hos geldin komsi” diyen bir Kiklop ile hiç karşılaşmamıştı ki pasaportumu kırmızı ojeli zarif parmaklarıyla kurcalayan polis gerçekten hoş bir genç kadındı.

İzmirli hemşerimiz Homeros, batıda modern edebiyatın da başlangıcı sayılan bu manzum destanlarını yazarken hayal gücüne hiç sınır koymamıştı.

Aslına bakarsanız bu anlattığı hikayelerin benzerlerinin “Büyük Avrasya” coğrafyasında yüzyıllardır söylenegeldiğini de kabul etmek gerek.

Homeros’un destanındaki Tek Gözlü Dev Polyphemos ile Dede Korkut’taki Basat’ın mağarada dövüştüğü tek gözlü canavar Tepegöz şeklî olarak birbirlerinin ikizi gibiler.

Her ikisi de sürü otlatan, insan eti yiyen, gözü kızgın şişle dağlanarak köreltilmiş efsane kahramanları.

Odysseus’un, Truva savaşından sonra yurduna ve eşi Penelope’ye dönmek için yaptığı 10 yıllık zorlu yolculuk, Dede Korkut’ta Salur Kazan’ın yurduna kavuşmak için yaptığı zorlu yolculukla büyük benzerlikler taşıyor.

Odysseus’u büyüleyen Kirke veya Sirenler, Dede Korkut kahramanlarını sınayan devasa kuşlar (Anka kuşu vb.) ve cinler ile karşılaştırılabilir.

Tabii kimin kimi etkilediğini iddia edebilecek durumda değilim, bilgim bunları okumuş olmakla sınırlı.

Ama şunu söylersem sanırım tarihçiler, arkeologlar, edebiyatçılar filan beni mahkemeye vermezler: Bunlar insanlığın ortak hikâyeleri, kimin önce anlattığının ne önemi var?

Homeros’un, Kikladlar’daki Ios adasında olduğu iddia edilen mezarına da altı – yedi yıl kadar önce gitmişliğim var. Ruhuna bir Fatiha yollamıştım, Allah kabul etsin!

Elbette Homeros diye birinin yaşayıp yaşamadığı da tam olarak bilinemiyor. Bu bir kişi miydi, birçok kişiyi mündemiç tek bir isim miydi? Rivayet muhtelif ama bunun da ne önemi var?

Truva Savaşı, yüzyıllardır Batı ile Doğu’nun bir hesaplaşması olarak görülüyor.

Bugün Truva dediğimiz yere, Güneş Dil Teorisi döneminde Türkçe “Tur Ova” dendiğini, 1940’lara kadar ders kitaplarında böyle geçtiğini de geçerken söyleyeyim.

Ne kadar doğrudur bilemiyorum ama Atatürk’ün, İzmir’in kurtuluşunun ardından “Truva’nın intikamı da alındı” dediği de söyleniyor.

Truva Savaşı’nın sembolizmi sadece bununla sınırlı değil.

Truva’da Helen ordularına kumanda eden kralın adı Agamemnon’du ve Truva’yı zaptedip, yıkarak tarihe geçmişti.

Tarihin cilvesi, Çanakkale Savaşı sırasında İngiliz donanmasına bağlı HMS Agamemnon gemisi de deniz savaşlarına katılmıştı.

Gemi çok sayıda top mermisi isabeti almasına rağmen batmadan Çanakkale’den kaçmayı başarmıştı. Yani Truva’nın intikamını, yine Truva sahillerinde almak imkânı vardı ama elden kaçmıştı işte!

30 Ekim 1918’de Limni’deki Mondros limanında Osmanlı İmparatorluğu’nun teslim anlaşması da (Mondros Mütarekesi) bu gemide imzalanmıştı. İngilizlerin, teslim anlaşması için bu gemiyi göndermiş olmaları sizce tesadüf diye tanımlanabilir mi?

Öte yandan Truva Savaşı’nın bitmesiyle yola çıkan sadece Odysseus da değildi.

Truvalı bir Prens olan Aeneas, ailesinden sağ kalanları toplayarak bugünkü Altınoluk’tan bir gemiye binip, denize açılmıştı.

Aeneas’ın yolculuğu 6 yıl sürdü. Altıncı yılın sonunda fırtına onu Kartaca sahillerine attığında Kartaca Kraliçesi Dido tarafından korumaya alındı, misafir edildi.

Kartaca’daki bir yıllık misafirliğin ardından yanındakilerle birlikte İtalya’ya doğru yola çıktı.

Latium’da karaya ulaştı. Roma kentini kuran Romus ve Romulus, Aeneas’ın torunlarıdır.

Fatih Sultan Mehmet’in, Türkler ile Romalılar arasındaki bu yakınlığa işaret edip, Roma İmparatoru ilan edilmek için Papa’ya mektup yazdığına ilişkin rivayetler de var ama mektubu gören yok.

Truvalı Helen, sarışın mıydı, esmer miydi, bilmiyoruz ama bu topraklara damgasını vurmuş bir kadın olduğuna kuşku yok.

Ancak koca Truva Müzesinde ne resmi var ne heykeli.

Oysa özellikle Rönesans ressamlarının fırçasından çıkmış çok sayıda Truvalı Helen resmi var.

Bunlardan birinin ya da birkaçının replikasını yapıp, müzeye koymak zor muydu, bilemiyorum.

Bu da bize özgü garipliklerden biri sanırım!

———————————————–