Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bu da hayatın akışına uymadı

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, Urla’daki villalar ile ilgili olarak şunu söyledi: “Bir arkadaşımın villası, senede 3–4 gün giderim.”

Oysa villaların sahibi olduğunu iddia ettiği kişi ile yaptığı telefon konuşmalarından öğrendiğimiz bir mesele var: Başbakan’ın “kerimesi” söz konusu villalar ile ilgili olarak, villaları yapan Latif Topbaş ile “iç dekorasyon” meselesini uzun uzun tartışmış.
Tartışma, alafranga tuvalete konulacak “bide”ye kadar uzanıyor.
Topbaş, Başbakan’a “Kerimeniz bide istedi” diyor, o da yanıtlıyor: “O ne?”
Sonunda bunun alafranga taharet musluğu olduğunu anlıyor, “Yok istemem, normali olsun” diyor.
Dünyanın her yerinde, çok yakın arkadaşlar birbirlerinin evlerinde birkaç gün geçirebilirler, geçirirler.
Bu toplumsal yaşamımızın bir parçasıdır, ama misafir gittiği yerde bulduğu ile yetinir.
Mesela ben Mustafa’ya bir gün bile “Podima’daki duşu değiştir” demedim. Orhan’dan yatak odasındaki televizyonu değiştirmesini istemedim. Ben istemediğim gibi, önceden kızımı teftişe gönderip, elinde bir listeyle yapılacak işleri tespit etmesini beklemedim.
Hayatın normal akışı içinde bu tutumlar “ayıp” diye tanımlanır, “görgüsüzlüğe” kadar gider.
Yargıtay’ın, Balyoz davası ile birlikte hukuk sistemimize de soktuğu “hayatın normal akışına uygunluk” içtihadı o villanın “senede üç beş gün gidilen arkadaş villasından” daha farklı bir şey olduğunu düşündürüyor bana.
Daha tatmin edici bir açıklama başta Başbakan olmak üzere hepimiz için daha iyi olur.

Seçmen yolsuzluktan nasıl etkileniyor?

RÜŞVET ve yolsuzluk operasyonundan sonra en çok tartıştığımız konulardan biri de ortaya saçılan bu yolsuzlukların, seçimlere nasıl yansıyacağı ile ilgili.
Bu konuyla ilgili ilginç bir makale okudum. Makaleyi, siyasal iletişim uzmanı Dr. Gülfem Saydan yazmış.
Yurtdışından ilginç örnekler veriyor: Brezilya’da 2006’daki başkanlık seçimi öncesi ortaya çıkan yolsuzluklar seçimi hiç etkilememiş.
Amerika
’da 1968–1990 yılları arasında görev yaptıkları sırada adları yolsuzluklara karışan siyasetçilerin yüzde 60’ı yeniden seçilmeyi başarmış. Aynı oran Japonya için de yüzde 62.
Araştırmalar gösteriyor ki seçmen, yolsuzluğun ahlaki boyutundan daha çok kendini etkileyen ekonomik boyutuyla ilgili.
Eğer o dönemlerde seçmenlerin hayatını etkileyen önemli bir ekonomik sorun varsa, yolsuzluklara karşı tepki daha büyük oluyor.
İspanya
’da yapılan bir araştırma eğer yolsuzluk iddiaları medya gündemini yoğun bir şekilde meşgul ederse, iddialara konu olan adayların yüzde 14’lere varan bir oy kaybı ile karşılaştıklarını gösteriyor.
Medya gündemine taşınmayan iddiaların ise hiç önemi olmuyor. (Yandaş medyanın neden bu konuya hiç girmediğini, yolsuzluk haberlerini veren medya organlarının neden Başbakan’ın hedefinde olduğunu böylece daha iyi anlıyoruz.)
Meksika’da yapılan bir araştırma da eğitim düzeyi yüksek insanların bu tür konularda daha hassas olduğunu ortaya koyuyor.
2003 yılında Brezilya’da yerel yönetimlerdeki yolsuzlukların etkisi de ilginç. Eğer iddialar soruşturuluyor ise oylar etkileniyor, soruşturulmadan kapatılırsa seçmen bundan etkilenmiyor. (Hükümetin yolsuzluk soruşturmasını örtmek için hukuk düzenimize darbe yapmaya kalkmasının nedeni de bu olmalı.)
“Çalıyor ama iş de yapıyor” mottosu sadece bizde değil, oralarda da geçerli. Seçmen, kendi gereksinimlerinin karşılandığını düşünüyorsa, yolsuzluğa göz yumabiliyor.
Adalete güvenin azalması da seçmenlerin yolsuzluklara karşı duyarsızlaşmasının bir başka nedeni ve biliyorsunuz bizde de adalete güven yerlerde sürünüyor!
Dr. Saydan’ın son sözü şöyle: “Yolsuzluk iddiasına karışan siyasetçi karşısında kazanabilmek için seçmenin dikkati çekilmeli, farkındalık yaratılmalı, çözüm üreten değerlendirmeler yapılmalı, sorumluluk alınmalı ve mutlaka doğru alternatifler sunulmalı.”

Bu mızrak o çuvala sığmıyor!

ESKİ İçişleri Bakanı Muammer Güler, oğlunun evine yapılan polis baskını sırasında oğluyla konuşurken şu soruyu soruyor: “Evde ne var?”
“Bir şey yok baba”
yanıtını alınca soruyu daha açık sormak ihtiyacını hissediyor: “Kaç para?”
Oğlan “Sen biliyorsun” deyince tekrar soruyor: “Kaç lira oğlum?”
Sonunda “1 trilyon lira” olduğunu öğrenebiliyor.
Konuşmanın gelişme şeklinden de anlaşılıyor ki Bakan Güler, oğlunun evinden hatırı sayılır bir para çıkacağını biliyordu.
Zaten o eve gitmemiş olması, boyum büyüklüğündeki yedi çelik para kasasını görmemiş olması mümkün müydü?
Sonra oğluna akıl veriyor: “Tamam, anladığım kadarıyla Zarrab ile rüşvet ilişkisinden bahsediyorlar. Şunu söyleyeceksin: diyeceksin ki danışmanlık ilişkim var, gayriresmi danışmanlık. Resmi yapmadım, babamın şeyi olmasın. Benim para alışverişim bu. Benim alacaklı olduğum dayımın oğlu, akrabam bunların yanında çalışıyor, onun bana borcu var, senetlerimiz de var, onun şeyini yapıyorum. Gayriresmi danışmanlık ilişkim var. Rüçhan’dan alacağım var, rica ettik.”
Oysa aynı bakan oğlunun evinden çıkan 1 milyon 200 bin lirayı açıklarken o paranın “satılan ama henüz bankaya yatırılmamış bir evden kaynaklandığını” açıklamıştı.
“Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar”
deyişinin bir versiyonu olsa gerek bu da!
Eğer o para ev satışından kaynaklandıysa, neden telefonda “Zarrab’a gayriresmi danışmanlık yaptığını” söylemesini istedi?
Bakanın oğlunun nasıl bir mesleki bilgisi, geçmişi var ki bir işadamına “gayriresmi danışmanlık” yapabiliyor? Asıl önemli olan müktesebatı bakanın oğlu olması mı?
İşadamına trafikte durdurulmasın diye koruma tahsisi, işadamının yakınlarının Türk vatandaşlığına alınması, işadamını araştıran polis müdürünün başka ile tayini de bu gayriresmi danışmanlık hizmetinin bir sonucu muydu?
Yok, Muammer Bey, bu mızrak, o elinizdeki çuvala sığmıyor!