Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bu tabloda seçim kazanılmaz

TÜRKİYE İstatistik Kurumu, “Gelir ve Yaşam Koşulları” araştırması yayımlandı.

Ortaya çıkıyor ki “teğet geçen” 2009 yılındaki ekonomik kriz, zenginlerin işine yaramış, fakirleri daha da fakir hale getirmiş.
En fakir yüzde onluk kesimin kullanılabilir gelirden payı yüzde 2.1’e gerilemiş. En zengin yüzde 10’luk kesimin payı ise yüzde 30.9’dan, yüzde 32.2’ye yükselmiş bulunuyor.
Gelir dağılımının AKP hükümeti döneminde giderek daha da bozulduğunu gösteren bir sonuç bu. En zengin ile en fakir arasındaki gelir farkı 8.5 kata ulaşmış bulunuyor. Kentlerdeki yoksul sayısı yüzde 5.8 artmış, kırsal kesimde bu artış yüzde 9.
TÜİK’in tespitlerine göre 12 milyon kişi yoksulluk sınırında yaşıyor. 10 milyon kişi yoksulluk sınırının altında! Nüfusun neredeyse üçte biri bu!
Nüfusun yüzde 60.5’i eti sofrasında ayda yılda bir görüyor.
Nüfusun yüzde 59.3’ü borçlu. Nüfusun yüzde 43.9’u yeni giysi alamıyor. Nüfusun yüzde 62.5’i beklenmeyen bir gider ile karşılaştığında bunu karşılama gücüne sahip değil. Yüzde 37.8’i ısınma ihtiyacını yeterince karşılayamıyor.
Ve bu tabloyu yaratan hükümet seçimlerde yüzde 50 oy alabileceğini hesaplıyor!
Başbakan’ın durduk yerde gerilimler yaratmasının nedeni de bu tabloda yatıyor.
Amaç belli: Halkın dikkatini başka yere çekmek, bir tür “maymuna bak” numarasıyla ilgiyi asıl mevzunun dışına çekmek.
Muhalefet partileri de onun bu tuzağına kolayca düşüyor, siyaset bir laf cambazlığından ibaret hale geliyor, asıl mesele neredeyse hiç konuşulamıyor.
Bir de “yandaş medya” notu: Devletin istatistik kurumunun yaptığı bu araştırma, dün Sabah, Zaman, Yeni Şafak, Akit’ten oluşan yandaş medyada satır yer bulamadı.
Yandaş medya belli ki Başbakan’ın canını sıkacak haberlerin yayımlanmaması konusunda sıkı bir tembih almış.
Hükümetin, bütün medyayı tek ses haline getirme çabasının nedeni böylece daha iyi ortaya çıkıyor.

Bu iğne de kendimize

YANDAŞ medyanın durumundan söz edip, iğneyi kendimize batırmadan olmaz.
TÜİK’in açıkladığı bu veriler bir sürpriz olmamalı.
Anadolu’nun küçük kentlerinde ve kasabalarında, İstanbul’un kalabalık kenar semtlerinde şöyle bir tur atmakla bile kolayca görülebilecek gerçeği, gazeteciler de görebilirlerdi.
Ama uzunca bir süredir gazetelerimizin ekonomi sayfaları halkla ilişkiler şirketlerinin bültenleri gibi yayımlanıyor.
Kimler hangi fırsatlardan yararlanıp, nasıl işler yapmışlar, nasıl paralar kazanılmış bunu öğrenebiliyoruz.
Kimler kârını nasıl yükseltmiş, bunu da biliyoruz.
İhracat nasıl artmış, ithalat ne olmuş, okuyoruz. Bakanların gelecekle ilgili ümit vaat eden konuşmalarını da!
Ama gerçek hayatta neler oluyor, esnafın durumu nedir, memurlar, işçiler nasıl yaşayabiliyorlar, bunu pek göremiyoruz.
Yanlış anlaşılmasın, öteki haberlerin verilmesine karşı değilim elbette.
Gazetelerin görevi iyi giden şeyler varsa onları da yazmaktır ama kötü gidenler konusunda da gözlerini yummamaktır.
Gazetelerin ekonomi sayfalarını yöneten arkadaşların önemli bölümünü tanıyorum. Dürüstlüklerinden kuşku duymayacağım, çalışkan ve iyi gazeteciler.
Ama belli ki hükümetin basın üzerinde yarattığı baskı onları da olumsuz etkiliyor.
Bunun için eleştirebilir miyim? Biraz haksızlık yapmayı da göze alırsam, evet.
Artık sokağın sesini dinlemekte ve yansıtmakta da yarar var, bizim işimiz budur.

Necmettin Erbakan’ın ardından – 2

NECMETTİN Erbakan’ın ölümü ardından yazdığım yazıda üzüldüğümü belirtmiştim. Allah rahmet eylesin, varsa günahlarını affetsin.
Bunu tekrar yazmamın nedeni, biraz sonra yazacaklarımın “ölünün ardından kötü konuşmak” olarak yorumlanması endişesi, onu belirteyim.
Hayır, niyetim bu değil.
Erbakan’ın ardından yapılan konuşmalara bakıyorum. Herkes mücadele azminden, son nefesine kadar siyaseti bırakmamış olmasından dem vuruyor. Bu özelliği ile yüceltiliyor.
Üniversitedeki başarılarından, siyasal İslâmcı çizgiyi demokrasi sınırları içinde tutma çabasından söz edilmesini, bunun yüceltilmesini tercih ederdim.
Çünkü ne yazık ki rahmetli Erbakan da, Türk siyasetinin önemli bir hastalığından kurtulamamıştı: Koltuğa yapışıp kalmak, bırakmayı bilmemek, seçim yenilgilerine mazeretler bulup, partiyi kendi çiftliği gibi yönetmek.
Koltuğunu çocuğuna bırakmak hevesiyle yükselmekte olan bir partiyi ikiye bölmeyi göze aldığını da unutmayalım.
Bu vesileyle siyasal parti düzenimizi sorgulayalım.
Parti liderlerini seçilmiş krallara dönüştüren bu düzen değişmediği sürece, gerçek demokrasiye yaklaşamayacağımızı da unutmayalım.