Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Cinsiyet ayrımcılığı her yerde

TBMM Başkanı Köksal Toptan, büyüdüğünde başbakan olmak istediğini söyleyen bir kız çocuğuna “Bu ülke hanım başbakandan çok çekti, onun gibi olma” dedi.

Bu sözüyle kimi kastettiği çok açık, Türkiye’de, Tansu Çiller’den başka kadın başbakan olmadı.

TBMM başkanları, milletvekilleri arasından seçiliyorlar ve bugüne kadar bir bağımsız milletvekilinin başkan seçildiğini de hatırlamıyorum.

Ama bu durum, TBMM başkanlarından “tarafsız” davranmalarını beklememize engel değil. Şimdi bu söz, tarafsızlıkla bağdaşıyor mu? Hiç sanmıyorum.

Öte yandan şöyle bir durum da var: Köksal Bey, 2. Çiller Hükümeti’nin Kültür Bakanı idi. Anayasa’nın 112. maddesi ne diyor?

“Başbakan, bakanlar hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur.”

Köksal Bey de “Türkiye’ye çok çektiren hanım başbakanın siyasetinden ortak şekilde sorumlu” yani.

Ve her üç Çiller hükümetinde de parmağını kaldırıp, Çiller’in bu işi yapabileceğine güvenoyu verdiğini de hatırlıyorum. Yani neresinden bakarsanız bakın en azından “siyaseten şık bir durum değil”.

TBMM Başkanı’na “Başbakan olacağım” diyen çocuk 11 yaşında. Ve bu nedenle şöyle bir yanıt da verememiş: “Türkiye erkek başbakanların elinden de çok çekmedi mi? 60 hükümetin 57’sinde erkekler başbakan değil miydi?”

Gelmek istediğim yer de burası zaten.

TBMM Başkanı’nın sözlerinde bir “cinsiyetçilik kokusu” var. Bir erkek çocuk aynı şeyi söylese, “Bazı erkek başbakanlardan çok çektik, onun gibi olma” demeyecekti, buna eminim.

Bilinçli bir tavır değildir elbette. Toplumumuzda yaygın olarak görülen bir durumun devletin tepesindeki yansıması sadece!

Bu ’kaza’ gerçekten ’kaza’ değil!

İSTANBUL’da, otomobili arızalanan bir vatandaşa, arkadan gelen bir başka otomobil çarptı ve öldürdü. Kazanın nedeni, otoyolda emniyet şeridinin olmaması. Kaza, metrobüs hattı yapmak için otoyolun emniyet şeridinin iptal edildiği kesiminde oldu.

Hatırlayacaksınız, metrobüs yolunun Topkapı-Zincirlikuyu bölümünün inşaatı sırasında yine aynı nedenden ölümlü bir kaza meydana gelmişti. Şunu çok merak ediyorum: Olayı inceleyen trafik bilirkişisinin raporundaki “hata” oranları ne diyor?

Otomobili arızalanıp, ölen vatandaşa ne “kusur” verildi? Bir insanın otomobilinin arızalanması kusur mudur? Aynı arıza nedeniyle yolun emniyet şeridi bulunan bir bölgesinde durmak zorunda kalsa, bu ölümle neticelenir miydi?

Duran vatandaşa çarpan sürücüye ne kusur verildi? Otoyolda, önüne çıkan canlılara çarpan sürücülere ne kusur veriliyor ki kazayı yapan sürücüye kusur verilsin? Neresinden bakarsanız bakın, kazanın tek nedeni yolun “kusurlu” olması.

Bir otoyolda, emniyet şeridini “süs” olarak gören, emniyet şeritlerini tepesi lambalı sivil otomobiller için özel yol zanneden bir anlayışın sonucu bu kaza.

Daha inşaat sırasında ilk kaza meydana geldiğinde, bunun tekrarlanmasını önleyecek tedbirleri almak o yolu yaptıranların göreviydi.

Görevlerini zamanında yapmadıkları için bir vatandaşımız daha öldü. Muhtemelen bu tür kazalar olmaya devam da edecek.

İşlerini baştan savma yapan, savsaklayan kamu görevlileri bakalım bu kaza nedeniyle “kusurlu” sayılacaklar mı?

Yoksa polis bilirkişisi, savcı ve yargıç da “Ölen sade vatandaştır, öldüğüyle kalsın, biz memurumuzu koruyalım” diye mi düşünecekler?

Aman arkadaşlar, güneş çarpmasına dikkat!

1- CHP, asker kişilerin cunta, darbe, çete, terör gibi olaylara karışmaları halinde sivil mahkemelerce yargılanmasını öngören kanun değişikliğine karşı çıkıyor.

CHP, aynı zamanda 12 Eylülcülerin yargılanmasını da istiyor, bunun için Anayasa değişikliğine de hazır!

Birine gelince perhiz, ötekine gelince lahana turşusu!

Hava sıcaklıkları, öyle görünüyor ki CHP üst yönetiminde olumsuz bir etki yaratmış.

Kendilerine klimalı ortamlardan dışarıya çıkmamalarını öneriyorum.

2- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, polisin hukuk sistemimizin, demokrasinin ve daha genel anlamda rejimin teminatı olduğunu söyledi.

Belli ki Başbakan da güneş altında fazla kalmış.

Bir demokraside, rejimin teminatı, elinde silah olan devlet aygıtları değildir. Silahlı Kuvvetler ya da polis fark etmez.

Rejimi korumak için askerin harekete geçmesiyle, polisin harekete geçmesi arasındaki tek fark darbeyi kimin yapacağı ile ilgili farktır!

Onlardan beklediğimiz tek şey güvenliğimizi sağlamalarıdır, bu kadarı yeter!

Rejimi korumak asker ve polisin değil, TBMM’nin, hükümetlerin ve bağımsız yargının işidir.