Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Danışmanı böyle olanın!

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığından köşe yazarlığına geçen Akif Beki, dün köşesinde “demokrasi dersi” veriyordu.

“Okuyup öğrenin” demeyi de ihmal etmemişti. Beki’nin “3 derste demokrasi eğitimi” şöyle:


“Bir; çoğunluk istibdadı, azınlık istibdadından yüz kere iyidir. İki; oy çokluğuna dayalı sandık diktası, oy azlığına yaslanan ‘imtiyazlılar diktası’ndan bin kere evladır. Üç; halk despotizmi, bilumum memur despotizminden yüz bin kere yeğdir.”


Yazıyı okuyunca “Danışmanı böyle olanın, demokrasi anlayışı da bu kadar olur” diye düşünmeden edemedim.


Bir diktatörlüğün alternatifi, başka bir türden diktatörlük mü olmalıdır?


Böylece Başbakan’ın farklı seslere neden tahammülü olmadığını, neden “demokratik uzlaşma” diye bir kavramdan haberdar olmadığını daha iyi anlayabiliyoruz.


Demokrasi değişik dikta biçimleri arasında bir tercih meselesi değildir.


Demokrasiyi böyle tarif etmek “sivil dikta” özlemlerini ele veriyor.


Yazar “Okuyup öğrenin” demiş ama bence asıl kendisinin ciddi bir okuyup öğrenme sürecinden geçmesi gerekiyor.

 

Baykal seçim kaybetmekten korkmaz ki


TARHAN Erdem, Radikal’deki köşesinde CHP ve Deniz Baykal’ı, “oturup seçim kazandıracak bir politika tespit etmeye” çağırıyordu. Yazısı “Bakalım Sayın Baykal’ın esas politikası ne olacak? Kazanmak ve var olmak veya kaybetmek ve yok olmak!” diye bitiyordu.


Bugüne kadar girdiği seçimlerin hiçbirini kazanamamış Deniz Baykal’ın “kaybetmekten” korkmayacağını, “kaybetmenin” Baykal için “yok olmak” anlamına gelmeyeceğini artık öğrendik.


Seçim sonucu ne olursa olsun, Deniz Baykal seçimi aslında nasıl kazandığının gerekçelerini kolayca bulup sıralayabilecek ve partiye hâkim olduğu için de o çok sevdiği koltuğunu koruyabilecektir.


Seçimlere iki yıldan daha az bir süre kaldı. Siyasette göz açıp kapatıncaya kadar geçebilecek bir süreç.


Ve her iki muhalefet partisi de iktidar partisinin çizdiği gündemin içine sıkışıp kalmaktan başka bir şey yapamıyor.


Öte yandan Başbakan, dikkat ediyorsanız neredeyse her gün bir yere gidiyor. Halkla yakın temas kuruyor, parti örgütünü canlı tutuyor, siyasetin kendi istediği zeminde yürütülmesi için gerektiğinde ortaya her gün yeni bir şey atıyor.


Muhalefet liderleri ise salı günleri TBMM gruplarının toplantısında ortaya çıkıyorlar.


İşsizliğe çözümün bulunmadığı, köylünün ve esnafın ekonomik açıdan son derece sıkıntılar yaşadığı bir ülkede yapabildikleri, kimsenin derdine derman olmayan günlük politik konuşmalarla sınırlı.


Gündemi, iktidarın zayıf karnı üzerine çekemiyorlar.


Türkiye’nin asıl sıkıntısı da bundan kaynaklanıyor: Sonucu belli bir maçı bir kez daha seyretmeye hazırlanıyoruz!

 

‘Kanlı Nikola’ nasıl ‘aziz’ oldu?

YERİNİ “Ural Dağları’nın Asya’ya bakan yüzünün eteklerinde” diye tarif edebileceğim Yekaterinburg, Rus tarihi için ilginç bir kent.

Bolşevik Devrimi sırasında Çar Nikola, eşi, kızları ve oğlu ile birlikte bu kentte öldürülmüştü.

Yekaterinburg’da Hramnakravi (Kan İçindeki Kilise olarak da biliniyor) isimli büyük bir kilise var. Kilisenin zemin katında gördüklerime inanmakta zorluk çektim.

Çoluk çocuk bir ailenin yok edilmiş olmasının insanlar üzerinde yarattığı derin üzüntüyü ve Bolşeviklerin Rus Ortodoks Kilisesi üzerinde kurduğu ağır baskıya tepkiyi anlayabilmek mümkün ama bu kadarını doğrusu beklemiyordum.


Her taraf Çar Nikola’yı bir “aziz” olarak gösteren dev ikonlarla doluydu. Kafasının üzerine çizilmiş bir hale ile mahzun bir yüzle bize bakıyordu.

Ben oradayken kılık kıyafetlerinden ekonomik durumlarının pek parlak olmadığını kolayca anlayabileceğimiz genç yaşlı kadınlar ve erkekler, o ikonların önünde dua ediyorlar, mum yakıyorlardı. Bir-iki kişinin dualarını bitirdikten sonra Nikola’nın ikonunu öptüğünü de gördüm.


Devrim öncesi Petrograd’daki “Kanlı Pazar”da, kendisine dileklerini iletmeye gelen işçi ve köylülerin üzerine ateş açtırtacak kadar kendini kaybetmiş bir insanın, aradan geçen 80 küsur yıldan sonra aziz mertebesine yükselmesi ilgimi çekti
.

Elbette dini inançları sorgulayacak değilim, haddimi bilirim.


Ama sadece bu tablo bile kuzeydeki büyük iş ortağımız ve komşumuzu tanımanın ve anlamanın o kadar kolay olmadığını ortaya koyuyor.

İnsanlar bir anda kahraman oluyorlar, isimleri kentlere verilebiliyor, heykelleri dikiliyor, aradan bir süre geçince heykeller yıkılıyor, kentlerin ismi yeniden değişiyor, sonra tur yeniden başlıyor, azizlik mertebesine yükselmek de dahil olmak üzere!


Günün birinde Putin’in kendisini “çar” ilan etmesine de bu nedenle hiç şaşırmayacağım!