Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Fethullah Hoca da mı ‘İsrail yandaşı’?

YENİ bir fikri terör ile karşı karşıyayız: Eğer İHH’nın önderliğindeki Gazze’ye yardım konvoyu ile ilgili bazı eleştirileriniz varsa, mesela “O gemide bebeğin ne işi vardı”, “Sonunun böyle olacağı bilindiği halde neden bu insanlar korunmadı” gibi şeyler söylüyorsanız yandınız!

İstediğiniz kadar İsrail’in yaptığı işin hukuk dışı olduğunu söyleyin. İsterseniz, İsrail’in “meşru müdafa” iddiasının “orantısız güç kullanımı” nedeniyle geçersiz olduğunu söylemekten dilinizde tüy bitsin, fark etmiyor!
Küçük bir eleştiri bile İsrail yanlısı olarak nitelenmenize yetiyor. Başbakan da öyle söylüyor, yandaş medyanın militan yazarları da aynı şeyi tekrarlıyor! Bir kez daha “Ya onlardansın, ya bizdensin” terörü ile karşı karşıyayız. Meseleye dışarıdan bakınca gördüklerinizi söylemeniz, bir üçüncü yol olabileceğini düşünmeniz onları kızdırıyor.
Dün The Wall Street Journal’da Fethullah Gülen ile yapılan bir söyleşi yayımlandı. Bu, Gülen’in ABD medyasına verdiği ilk söyleşi. Şöyle diyor Fethullah Gülen: “İsrail’in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır!”
Gülen, kendisine yakın olanlara da böyle bir yardım işini örgütlemeden önce “İsrail’den izin alın” dediğini de söylüyor.
Fethullah Gülen’e katılmıyorum. Bu otoriteye başkaldırıdır evet, ama zaten amaç da Gazze’deki insanlara o kötü şartlarda yaşamayı dikte eden otoriteyi teşhir etmekti.
Ama şu ortaya çıkıyor: Bu işin böyle gerçekleştirilmesinde yanlışlıklar olduğunu söyleyen bir tek bizler değiliz. Fethullah Gülen de mi “İsrail yanlısı”?
WSJ’nin haberinde dikkatimi çeken bir şey daha oldu.
Gülen, kendisini Pensilvanya’da ziyaret etmek isteyenlerden öncelikle bulundukları bölgedeki kongre üyelerinin seçim kampanyalarına bağış yapmalarını istiyormuş! Yerel politikacıları desteklemenin İslami bir gelenekten kaynaklandığını söylüyormuş.
İşte bunu gerçekten ilginç buldum. Acaba Gülen’in yıllardır ABD’de rahatça hareket edebiliyor olmasının nedeni de bu bağışlar mı?

Asla, ‘asla’ deme!

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, Türkiye ile İsrail ilişkileri için “Asla düzelmeyecek” dedi.
Haberi gazetelerde okudum ve okurken de şöyle dedim: “Asla, asla deme!”
Türkiye ile İsrail ilişkileri elbette düzelir.
Şartları var tabii:
* İsrail’deki ırkçı faşist hükümet iş başından gider, yerine insan haklarına ve hukuka saygılı bir hükümet gelir.
* Türkiye’de de “referansı İslam” olmayan bir hükümet gelir, Filistin sorununun çözümünün esas olarak dini değil, insani temeller üzerinde şekilleneceği idrak edilir.
Ve işte o zaman ilişkiler normalleşmeye başlar, belki eskisinden de daha iyi olur!
Devletlerarası ilişkilerde kavgalara saplanıp kalmak kimseye yarar sağlamaz.
Bakın, iki ayrı Dünya Savaşı’nda birbirinin boğazına sarılan İngilizler ve Fransızlar ile Almanlar, bugün aynı cephedeler, hatta bazı konularda egemenlik haklarını bir üst organa bile devredebildiler.
Yakın bir gelecekte Sırplar ile Boşnakların ve Kosovalıların da aynı idealler etrafında toplanabileceklerini göreceğiz.
ABD, Japonya’yı atom bombası ile dümdüz etti, bakın şimdi aralarından su sızmıyor!
Biz de Yunanistan ile “kardeş” olmadık mı, vizeleri kaldırmaya girişmedik mi?
Yüzyıllarca en tehlikeli düşmanımız olan Ruslar, şimdi stratejik ortağımız değil mi?
Cumhurbaşkanı’na tekrar hatırlatayım: Asla, “asla” demeyiniz!

Arsene Wenger’den bir ‘insanlık’ dersi

NERESİNDEN baksam yarım yüzyıla yakın bir süredir futbol seyircisiyim. Babam ve kardeşlerimle maçlara gitmeye başladığımda ya 6 yaşındaydım ya da 7.
Önce Piknik’te sosisli yenir, ardından Ulus’ta sifon gazoz içilir, sonra maça giderdik. Maç bittikten sonra da eve yürürken artık olmayan Ankaragücü Stadı’nın “yan sahalarında” amatör maçlara takılır, oynayan takımlar arasında hangisinin rengini beğendiysek ona tezahürat yapardık. O zamanlar da gol atan futbolcunun sevinç içinde arkadaşlarına koştuğunu hatırlıyorum. Ama gol atan oyuncuların bugünkü gibi sevinçten delirme noktalarına geldiklerine ve acayip gösteriler yaptıklarına pek rastlamazdık.
Bunları hatırlamama neden olan şey Arsenal Teknik Direktörü Arsene Wenger’in, “Bir + Bir” dergisinde yayımlanan söyleşisi oldu.
(Bu derginin mayıs sayısında “adamım” diye tanımlayabileceğim Alex Ferguson’un da bir söyleşisi var. Bulabilirseniz onu da okumanızı öneririm.) Wenger, Nancy’nin genç takımını çalıştırırken Michel Platini’nin babası da kulübün başkanıymış. “Fakir bir takımdık, üç maçtan en fazla birini kazanabiliyorduk” diye anlatıyor Wenger.
Bir maçan sonra Platini’nin babası Wenger’e şöyle demiş: “En çok neden bıktım biliyor musun? Karşı takımın sevinçten havalara uçtuğunu görmekten!”
Wenger daha sonra Japonya’da Nagoya Grampus takımını çalıştırırken Sumo güreşlerine de merak salmış. O güreşten ne öğrendiğini şöyle anlatıyor: “Güreş bittiğinde kimin kaybettiğini anlamanız asla mümkün değil. Çünkü kaybedeni utandırmamak için hislerini dışa vurmuyorlar. Ben de oyuncularıma saygılı olmayı öğretmeye çalışıyorum!”
Futbol dünyamızın olumsuzluklarından söz ederken yöneticileri eleştirmek artık olmazsa olmaz bir şey.
Ama Ferguson ve Wenger’in söyleşilerini okuduktan sonra tek eksik olan şeyin “iyi yönetici” olmadığını, rakibe saygılı oyuncu ve teknik direktörler konusunda da sıkıntılarımız olduğunu düşündüm.