Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

“Karşı oy” gerekçelerini merak ettim

Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül için verdiği karar bir sürpriz değildi.
Mahkemenin bundan önce de insan hakları ile ilgili konularda verdiği kararlar ile tutarlı bir karar bu çünkü.
Ve yine biliyoruz ki Anayasa Mahkemesi, bu tür kararlarını verirken çerçevesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile çizilmiş özgürlükleri koruma yönünde davranıyor.
Nitekim AİHM yargıcı Işıl Karakaş da kararın Avrupa standartlarında olduğunu söylüyor.
Yandaş medyaya bakılırsa, bu karar Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir bölümünün “kripto Fethullahçı” olmasından kaynaklanıyor.
Bu arada hazır fırsat ele geçirilmişken Abdullah Gül’e de bir kaç yumruk sallıyorlar çünkü kararın altında olumlu yönde imzası olanlar arasında Gül’ün atadığı yargıçlar da var.
Benim merak ettiğim asıl konu ise “hak ihlalinin olmadığı” yönünde oy kullanan üç yargıcın yazacakları karşı oy yazısının içeriği.
Hangi içtihada dayanarak, nasıl bir hukuki gerekçeyle böyle oy kullandılar?
Mahkeme gerekçeli kararını açıkladığı vakit bunu öğreneceğiz.
Ondan önce söylenecek her şey spekülasyon olur.
Son bir not daha: Yandaş medyada yayınlanan bazı haberler, “içeriden” verildiği iddia edilen bilgilere dayanıyor.
Bir üye ne talep etmiş, başkan onun isteğini nasıl geri çevirmiş gibi haberler bunlar.
Doğrusunu isterseniz bunların da masa başında uydurulduğunu düşünmek istiyorum.
Anayasa Mahkemesi üyeliğine kadar yükselmiş yargıçların, toplantıdan çıktıktan sonra telefonlara sarılıp gazetecilere mahkemedeki tartışmaları “dedikoducular gibi” aktardıkları iddiası bana biraz tuhaf görünüyor.
—————————
 
Kırkıncı Hocacılar öne mi geçti?
 
Said – i Nursi’nin öğrencilerinden Mehmet Kırkıncı Hoca, Erzurum’da vefat etti ve toprağa verildi. Önce, Allah rahmet eylesin, yakınlarının başı sağ olsun diyeyim.
Geçen yılın 22 Aralık günü bu köşede bir yazı yazmıştım.
Yazı, İçişleri Bakanlığı’nda, Fethullahçıların tasfiyesinden kaynaklanan iktidar mücadelesi ile ilgiliydi.
9 ayrı tarikatın içinde yer aldığı bir iktidar mücadelesi!
Yazının başlığı “Tarikatların cirit attığı bakanlık” şeklindeydi, dikkatli okuyucular hatırlayacaktır.
“Kırkıncı Hocacılar” diye bilinen ve geçen gün rahmetli olan Mehmet Kırkıncı Hoca’nın izleyicileri de bu iktidar mücadelesi içindeki gruplardan biri olarak tanımlanıyordu.
Kırkıncı Hoca’nın cenazesine kimlerin katıldığına baktım.
İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Selami Altınok, Erzurum Valisi Ahmet Altıparmak, Ağrı Valisi Musa Işın, Yozgat Valisi Abdülkadir Yazıcı gibi İçişleri Bakanlığı bürokratları cenazede hazır bulunmuş.
Elbette, bu kişilerin hepsinin Kırkıncı Hoca grubu içinde iktidar mücadelesinde yer aldığını iddia edecek bilgiye sahip değilim.
Ama bakanlığın en önemli bürokratının, onca işinin arasında Ankara’dan kalkıp, Erzurum’a cenazeye gitmesi, bu iktidar mücadelesinde Kırkıncı Hocacıların “bir adım ileride” olduğunu düşündürttü bana.
Bu bakanlıktaki terfi ve görevlendirmelerin, tarikat aidiyetliklerine bakılmadan sadece liyakat ve başarıya göre yapıldığı günleri de görecek miyiz dersiniz?
—————————-
 
Askere dokunulmazlık tasarısı
 
Milli Savunma Bakanlığı’nın hazırladığı bir yasa taslağı Bakanlar Kurulu’na sunulacak.
Buna göre, terörle mücadelede görev yapan askerlerin yargılanma usulleri değiştiriliyor.
Askerler, terörle mücadeleden kaynaklanan silah kullanma yetkisini aşma, işkence, kötü muamele gibi konularda suçlanmaları halinde, Başbakan ve Milli Savunma Bakanı izin verdiğinde yargılanabilecekler.
Bir yandan TBMM’de bazı milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması konusu gündeme getirilirken, diğer yandan kamu görevlilerinin zaten var olan dokunulmazlık alanlarını genişletmek anlamına geliyor bu.
Buna neden gerek görüldüğünü bilmiyorum.
Çünkü esasen terörle mücadele sırasında silah kullanmak yetkisi ile ilgili bir sorun söz konusu değil.
Sadece karşılıklı silahlı çatışmalarda değil, güvenlik güçlerinin kalabalık ve eli silahlı kişilerle karşılaşmaları durumunda da güvenlik güçlerinin silah kullanma ve kendilerini koruma hakları var.
Yetkiyi aşacak şekilde silah kullanmak (yani silah kullanmayı gerektiren bir durum olmadığı halde silah kullanmak), işkence ve kötü muamelede bu tür bir dokunulmazlık yaratmak, bir hukuk devleti için uygun bir tutum sayılmaz.
Zaten bu tür suçlarda, güvenlik görevlilerini önce amirleri, sonra da adliyelerimiz koruyor.
Suçun hafifletilmesi, ört bas edilmesi sıkça rastladığımız durumlar.
Hal böyleyken buna bir de Başbakan ve Milli Savunma Bakanı izninin eklenmesi eski “beyaz Toros” günlerine dönmek gibi bir sonucu da doğurabilir.
Terörle mücadelede görev alan güvenlik güçlerinin hukuk içinde kalmaları, bu mücadelede meşruiyetin temelini oluşturur.
Bakalım, Bakanlar Kurulu, bu taslağa son halini verdiğinde, bu temel ilkeyi de gözetecek mi?
————————————