Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

’Mantık izdivacı’ bu olsa gerek

TELEVİZYONLARDAKİ “evlendirme” programlarını izliyor musunuz bilemiyorum.

Tiryakisi olduğum söylenemez ama polisiye film aramak için kanallar arasında zıplarken bazen takılıyorum.

Eğer evlenme kararları ülkemizin en azından bir bölümünde bu programlarda izlediğim şekilde veriliyorsa, insanların sokaklarda neden asık suratlarla dolaştığını daha iyi anladığımı söyleyebilirim.

Bu programlarda izlediğim, evlenmek isteyen kadınların ilgilendikleri şeyler sadece “para”!

“Evini üstüme yapar mısın”, “Bankada kaç liran var”, “Eski eşinden olan çocuklarına kaç lira veriyorsun” gibi sorular.

Bu sorulara verilen yanıtlar beğenilmiyorsa iş yatıyor.

Kimsenin “Ezberden şiir okuyabilir misin”, “Hangi tür filmleri seversin”, “En beğendiğin yazar kim” gibi konularla ilgilendiği yok.

İkinci bir evlilik söz konusu ise eski evliliğin neden bittiği de ilgi alanlarına girmiyor.

“Seni sevmem için bana üç neden söyle” gibi kişilik özelliklerini araştıracak sorular da sorulmuyor.

“Beni gerçekten sever misin” sorusu ise kimsenin aklına bile gelmiyor.

Sadece maddi varlıklar üzerinden yürütülen bir sorgulama ve o sorgulamanın sonuçlarına göre verilen-verilmeyen kararlar söz konusu. Belli ki kadınlar evliliği bir tür yaşam sigortası gibi görürken, erkekler de evliliği “temiz gömlek, sıcak yemek, ütülü pantolon”dan ibaret bir şeymiş gibi algılıyorlar.

Bu tabloya bakınca “Acaba hata benim düşünce sistemimde mi” diye merak ediyorum.

Kim bilir belki de hayatın gerçek sırrına varmış olanlar onlar.

Şöyle düşünüyor olabilirler: “Nasıl olsa evlilik aşkı öldürdüğüne göre, ben daha çok hayatın gerçeklerine odaklanayım!”

İçinden çıkamadığım, karışık bir durum açıkça söylemem gerekirse.

Kendi hayatının sahibi olmak

ÇAĞDAŞ filozoflardan Alain de Botton, “Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı” (Sel Yayıncılık, Çeviren: Süha Sertabiboğlu) isimli kitabında ressam Edward Hopper’in bir tablosunu anlatıyor. (Olanağı olanlar bu resmi New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nde görebilirler, internetten ulaşmak da mümkün tabii.)

“New York Movie” isimli bu resim, 2. Dünya Savaşı öncesi New York’unda süslü bir sinema salonunu gösteriyor. Tiyatroda merdivenin önünde duran yer gösterici bir kız var. Seyirciler karanlık salonda bütün dikkatlerini perdeden yansıyan görüntüye vermişler. Yer gösterici kız sarı saçları, güzel yüzüyle sanki başka bir dünyada yaşıyor gibi. Orada o kadar güzel bir kız varken izleyicilerin dikkatlerinin onun dışında yoğunlaştığı vurgulanıyor.

Alain de Botton, Hopper’in bu resmiyle teknolojinin başkalarına yönelik ilgimizi perdelemesine dikkat çektiğini anlattığını yazıyor.

Seyirciler, Hollywood’un sunabileceği karakterlerden daha cazip bir kadının aralarında olduğunu bile fark etmiyorlar.

Aslına bakarsanız, bunun gerçekleşmesi için teknolojinin kılını kıpırdatması bile gerekmiyor.

Hayata bize öğretilen dar yaşam alanımızdan baktığımız için görmemiz gereken birçok şeyi fark etmeyebiliyoruz.

Bu bir kadın da olabilir, bir erkek de, bir ağaç da, bir güzel manzara da!

İlgimizin açıklık derecesi, görüş alanımızı da belirliyor.

Bize öğretilenler, kendi bildiğimiz bir hayatı yaşamamızla ilgili olarak vermemiz gereken kararları vermemizi önlüyor.

“Kendi hayatımız” dediğimiz şey, başkalarıyla paylaştığımız bir tekdüzeliğe dönüşüyor.

Bu tekdüzelik içinde mutlu olduğumuzu da zannedebiliyoruz, kendimizi tarifsiz kederler içinde de bulabiliyoruz, ama bilmediğimiz şey bunların bize ait şeyler olmadığı.

Bu güzel cumartesi günü bir durup düşünün: Hayatınız kime ait? Size mi, başkalarına mı?

Liderlerin seçimlerini seçeceğiz

YARIN bir seçim daha yapacağız. Önümüzdeki beş yıl süresince yaşadığımız kentleri yönetecek kişileri seçeceğiz.

Seçim süreci parti liderlerinin mitingleriyle canlandığından beri en çok merak edilen, seçimi kimin kazanacağı konusuydu, yarın akşam bunun da yanıtını alacağız.

Bazı okuyucular, neden kime oy vereceğimi açıklamadığımı soran e-postalar yolluyorlar. Evet, bu bir genel seçim olsaydı öyle yapabilirdim.

Ancak yerel bir seçim yapacağız ve benim nasıl bir çevrede yaşamak istediğime ilişkin beklentilerim, sadece içinde yaşadığım o çevreyi ilgilendiriyor.

Bu nedenle bir parti ismi vermem olanaksız, aday ismi söylemem ise sadece o dar bölgeyi ilgilendiren bir durum.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu seçimi bir genel seçim gibi algılatmak için elinden gelen her şeyi yaptı ve muhalefet partileri de onu izlediler.

İkisinin de kendilerine göre hesapları başka ama sonuçta vardıkları nokta aynı oldu.

Bu stratejinin kime yarayacağını kolayca söyleyebilirim: İktidar partisine yarar!

Bu seçimle ilgili en temel sorunumuz, bizi yönetecek adayları seçerken hiçbirimizin söz sahibi olmaması.

Adayları parti liderleri seçtiler.

Türkiye’de gerçek bir demokrasi istiyorsak, o demokrasinin öncelikle siyasi partilerimizin içinde gelişmesi gerekiyor. Parti içi demokrasi olmayınca, parti üyelerinin yönetime katılımları káğıt üzerinde kaldıkça bizler liderlerin önümüze sunduğu mönüden seçim yapan figüranlardan öteye gidemeyeceğiz.

Bunu söylerken, bugün demokrasimizin vardığı aşamayı inkár ediyor değilim.

Ama daha iyisini talep etme hakkım da herhalde olmalı.

Seçimlerin ülkemize yararlı sonuçlar vermesini diliyorum.