Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Özgürlüğe evet yansızlığa hayır

CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer, TBMM’nin açılış töreninde yaptığı konuşmada birçok kişinin hoşlanmayacağı şeyler söyledi.

Bunun başında “laikliği korumak için özgürlüklerin sınırlandırılabileceği” önerisi geliyor.

Demokrasi, hiç kuşku yok ki ilginç bir rejim.

İlginçliği, kendisini ortadan kaldırmaya kararlı düşüncelerin bile serbestçe tartışılmasına izin verebiliyor olmasından ileri geliyor.

Bu açıklık aynı zamanda sistemin güvencesi olarak görülüyor.

Çünkü demokrasi gelişir ve bu kültür yeterince özümsenirse; şeriatçılık, faşizm ve komünizm gibi demokrasi karşıtı fikirlerin kolayca yandaş bulamayacağı da varsayılıyor.

Böyle bakınca demokrasiyi korumanın yolu, özgürlüklerin sınırlanmasından değil tam tersine özgürlüklerin alabildiğine genişletilmesinden ve sistemin böylece güçlenerek kendisini korumasından geçiyor.

Öte yandan bir demokrasinin kendisini korumak için bazı düşüncelerin örgütlü olarak savunulmasını yasaklamasında da yadırganacak bir durum yok. Almanya’da bir Nazi partisi kurun, bakın başınıza neler geliyor.

Cumhurbaşkanı konuşmasında bir demokrasi için “özgür ve yansız bir basının gerekliliğinden” de söz etti.

Basın özgürlüğü konusundaki görüşlerini paylaşıyorum. Ancak “yansızlık-tarafsızlık” konusunda ayrılıyoruz.

Çünkü basın özgürlüğü, içerdiği düşünceyi açıklama özgürlüğü nedeniyle esasen taraf tutma hakkını da gazetecilere veriyor.

Cumhurbaşkanı, “yansızlık” sözüyle sadece haberlerin objektifliğinden söz ediyorsa mesele yok.

Ama gazetecilerin olayları yorumlarken taraf olma ve bunu açıkça yazabilme hakları da basın özgürlüğünün bir gereğidir.

Atatürk’ün mirası tartışması

CUMHURİYET Halk Partisi ile Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu arasındaki “miras davası” CHP’nin aleyhine sonuçlandı.

Türk Tarih Kurumu, Atatürk’ün emriyle 1931 yılında kurulmuştu.

Türk Dil Kurumu da yine Atatürk’ün talimatıyla 1932’de kuruldu.

Atatürk daha sonra CHP ile birlikte bu iki kurumu da “mirasçı” tayin etti.

12 Eylül rejimi 1983 yılında bu iki kurumu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altında “bağlı kuruluşlar” haline getirerek yok etti.

CHP bu nedenle Atatürk’ün mirasından elde edilen ve bu kurumların payına düşen gelirleri ödemeyi reddediyordu.

CHP’nin tavrı doğruydu, ama hareket yolu yanlıştı.

Bu yanlışlık da mahkemeden geri döndü. Çünkü yürürlükteki yasalar ortadayken mahkeme başka türlü bir karar veremezdi.

Yapılması gereken şey, bu kurumların Atatürk’ün kurulduğu yapıya geri döndürülmesiydi.

CHP, kaybedeceği belli bir inatlaşmaya gireceğine, bu kurumların Atatürk’ün vasiyetindeki kurumlar haline dönüştürülmesini sağlayacak değişikliğin yapılmasını sağlamalıydı.

Şimdi yapılması gereken de budur.

Türkleri, Türkiye de mi istemiyor?

’TÜRK’ün, Türk’ten başka dostu yok’ sözünü biraz paranoyakça bulurum.

Ama “paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez” şakasının da başka birçok anlamlı şaka gibi gerçeklikten güç aldığına da inanırım.

Yurtdışına çıkmaya çalışan bir Türk’ün yabancı konsoloslukların kapısındaki vize kuyruklarından başlayarak “bu sevdadan vazgeçirilmeye” çalışıldığı bir sır değil.

Birçok Avrupa ülkesinde vize bile yetmiyor, insanlarımız daha uçakların kapısında “tiplerine göre” ayrımcı muameleye de tabi tutuluyorlar.

Bunlara artık o kadar alıştık ki hiçbirimiz yadırgamıyoruz bile.

Yurtdışına yaptığım kısa bir yolculuktan pazar akşamı döndüm.

Ve Atatürk Havalimanı’nda gördüğüm tablo, bana Türkleri, artık Türkiye’nin de istemediğini düşündürttü.

Amerika dahil dünyanın her yerinde kendi ülkesine gelen insanlar kapıda pasaportlarını alelusul gösterip memleketlerine girebiliyorlar.

Bir tek bizlerin uzun kuyruklarda beklememiz, bitmek bilmeyen pasaport muamelelerinden geçmemiz gerekiyor.

Suç işledikleri için aranan Türklerin, kendi memleketlerine gelirken normal yolları kullanacak kadar saf olduklarına mı inanılıyor, bilmiyorum.

Yurtdışına çıkıştaki kontrolleri anlayabiliyorum da yurda girerkenki formalitenin bu kadar uzun olmasına bir anlam veremiyorum.

Merak ediyorum, bu yolla bugüne kadar kaç suçlu yakalandı?

Eğer bu uygulama suçluları yakalamak için etkili bir yöntemse, herkese potansiyel suçlu muamelesi yapılmasında bir yanlışlık yok mu?

Türklerin kendi memleketlerine girişlerini hızlandırıp, kolaylaştıracak bir yöntem bulunamaz mı?