Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Pink Floyd’uma istediğiniz gibi dokunabilirsiniz!

PINK Floyd’un The Wall’u önemli bir şarkıdır. En azından benim için öyle. Repertuvarında bu şarkı olmayan bir DJ’ye DJ bile demem.

Hürriyet’in internet sitesinde geçen gün bir video izledim. Serdar Ortaç, bir konserinde “haydaa” diye başlayıp, The Wall’u söylüyor. Bizim arkadaşlar bunu “komik bir şeyler izleyelim” diye siteye koymuş olmalılar. Gerçekten de öyle.

Serdar Ortaç bir kere şarkıyı bilmiyor, uyduruyor, ama en azından benzetmeye çalışıyor.

Konseri izleyenler de ona eşlik ediyorlar ki benim için önemli olan bu.

Çünkü bu şarkı rock tarihinin en önemli şarkısı. Ve insan bunu içinde hissederse söyleyebilir. “Bir sen, bir ben, bir de bebek” gibi laylaylom bir şarkı sayılmaz.

Kanat Atkaya
da benim gibi bu videoyu izlemiş ve ertesi gün şöyle yazdı: “Pink Floyd’uma dokunma!”

Ona katılıyorum. Pink Floyd’a dokunmamak gerekir. Onlar benim yaşımdaki insanlar için özel anlamlar ifade ediyorlar ve dokunulmasından hoşlanmayız.

Öte yandan Kanat’a hiç katılmıyorum. Galatasaraylı olmasına bile itirazım yok, sonuç olarak bir Fenerbahçeli olarak Galatasaray’ı severim. Ama Serdar Bey
kardeşimizin, aşk acısıyla bu meseleye dahil olmasına itiraz etmesi onaylayabileceğim bir durum değil.

Bu bir rock şarkısıdır. Kurulu düzene isyanı ve kurallara boyun eğmemeyi öğretir, anlatır.

Zaten korodaki çocukların bozuk bir İngilizce ile “we don’t need your education” nakaratını söylemelerinin nedeni de budur.

Bu bir isyandır. Kural tanımaz. İçinizden geleni yaşamanızın bir sonucudur.

Yani bir Türk sanat müziği şarkısı değildir. “Düm teka düm tek” diye ritim tutmayı gerektirmez. Sözleri de “mefulü mefaülü failatün” kıvamında değildir.

Bir klasik müzik partisyonu da sayılmaz. Kuralları yoktur. Kemanlar ne zaman girecek, çanlar ne zaman vuracak, üflemeliler nasıl yükselecek gibi matematik hesaplara dayanan senfonik bir eser de değildir.

Bu bir rock şarkısıdır, isyana mütealliktir, kuralları olmaz!

Onun için Serdar Bey kardeşimiz de canı öyle istiyorsa öyle söyleyebilir. Elbette buna gülebiliriz ama kızamayız.

Sol mememizin altındaki cevahir isyan duygusuyla beslendiği sürece bu böyle olur.

SERDAR ORTAÇ’IN ‘THE WALL’ YORUMU WEB TV

Hayatta tek gerçek aşktır ama o bile bazen yalandır!

DÜNYADA konuşulan bütün dillerde “seni seviyorum” diyebilirim. O kadar çok sevgilim olduğu için değil tabii, sadece meraktan öğrendim.

O cümlenin müzikalitesinin her dilde birbirine çok benzediğini de bu nedenle biliyorum.

Kişisel tercihimi soracaksanız Türkçesini severim, bir de Rusçasını: Ya tibya lublu!

Ama bunun önemi yoktur, çünkü birisine “seni seviyorum” demeniz bir anlam ifade etmez. Bunu kişiselleştirmek gerekir: “Mücella seni seviyorum” gibi!

Öte yandan Amerikan filmlerinde çok kullanılan bir tekerlemedir bu.

O filmlerde, dizilerde herkes birbirine bunu söylüyor: Seni seviyorum!

Niye seviyorsun, nikâh düşer mi, bu, bu kadar kolay söylenebilecek bir şey mi, gibi soruları sorduğunuz anda anlamını yitirir.

Çünkü anneler çocuklarını severler. Babalar da! İyi maaş verirseniz işçiler de patronlarını severler. Sözünü ettiğim “sevgi” bu tür bir şey değil.

İnsanı başka bir dünyaya götüren, sevdiği insanın içinde eriyip yok olmayı hissettiren sevgiden, aşktan söz ediyorum.

Bu devirde buna kolayca rastlanılmıyor ne yazık ki. Şarkıdaki gibi: “Zaten bütün aşklar yalan dolan!”

Bütün mesele şudur: Karşınızdaki insan dünyanın en iğrenç tipi bile olsa bunu söyleyebiliyor musunuz?

İşte ona aşk derim!

Bir ‘emprezaryo’ olmak isterdim

ESKİDEN o işi yapanlara “emprezaryo” denirdi. Şimdi ne deniliyor bilemiyorum, çünkü galiba artık nesilleri tükendi.

Bunların en meşhuru biliyorsunuz “Pygmalion”da öyküsü anlatılan insandır. Eski Türk filmleri bunun versiyonlarıydı. Köyden yeni gelmiş, giyinmeyi, konuşmayı, çatal bıçakla yemek yemeyi bilmeyen bir kızı alırsınız, her şeyi öğretirsiniz ve sonra o sizden daha genç birisine âşık olup uçar gider!

Mesela Madonna böyle bulunmuştu. New York’ta, “doğu köyünde” bir “delikte” şarkı söyleyip, pizzacıda garsonluk yaparken bir emprezaryo onu buldu ve Madonna yaptı! Böyle çok sanatçı var.

Hürriyet Treni ile Eskişehir’e gittiğimi biliyorsunuz, yazmıştım. Kolayca uyku tutmayan bir ruh durumum var bu nedenle sabaha kadar Eskişehir’in “barlar sokağında” takıldım. Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç Bey’i bu sokağın yaratılmasındaki katkıları nedeniyle ayrıca kutlamak isterim.

Orada, adını hatırlamadığım bir barda üç genç müzisyen ile tanıştım.

Selçuk ritim sazlarını çalıyor, o gece elinde bir darbuka vardı. Umut elindeki gitarı bazen bir saz gibi, bazen bir İspanyol gibi çalıyor. Doğu Türkistanlı kardeşimiz Can da gitar çalıyor ama bence şarkıcı olarak birinci sınıf!

Üç genç insan, Anadolu’nun ortasında bir kentte müzik yapıyorlar ve korkarım ki orada kalacaklar.

Oysa “emprezaryolar çağında” bu çocukları orada canlı olarak dinleyip ellerinden tutarak şöhret merdivenlerine yönelten insanlar vardı.

Şimdi yoklar. İyi mi oldu, kötü mü oldu derseniz, iyi olmadı.

Biraz nostaljik bir ruh durumundayım belki ama eskiden olsaydı bu çocukları herkes radyolarda dinler, plaklarını alırdı.

Ben buraya yazmış olayım, kim bilir belki bir gün birisi kalkıp Eskişehir’e gider ve onları dinler!