Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Yanlış bir meseleyi tartışıyoruz

PKK ile yapılan görüşmelerin sonunda gelip takıldığı yer “Görüşmeleri devlet mi yaptı, hükümet mi yaptı” oldu.

Hükümet tarafı “Ben yapmadım, devlet yaptı” diyor, muhalefet ise “Hayır hükümet yaptı”!
Dün baktım Bülent Arınç da tartışmaya katılmış ki o bu tartışmada yer almasa gerçekten bir eksiklik olurdu.
Arınç da “Hükümet yaptı demek iftiradır” diyor.
“Hükümet yaptı” diyenlerden biri de ben olduğum için üstüme alındım haliyle, kim “müfteri” olmak ister ki?
Görüşmeye “devlet adına” katılanlardan biri o tarihte Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olan şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan, diğeri ise o tarihteki MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş.
Konuşmaların genel seyrinden anlıyoruz ki Hakan Fidan, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olarak daha önce birkaç kez Abdullah Öcalan ile de görüşmüş, analizlerini dinlemiş. “Hükümetin başındaki siyasetçinin” (yani Başbakan’ın) meseleye nasıl baktığını anlatmış, karşı görüşü dinlemiş ve gidip amirine (yani Başbakan’a) aktarmış.
Görüşme sırasında ne kadar yetkili olduğunu anlatmak için Ortadoğu’daki arabuluculuk meselelerinde “bizzat ve yetkili olarak” bulunduğunu da vurguluyor.
Başbakanlık müsteşar yardımcısı öyle bir yetkiyi nereden almış olabilir?
Zaten Başbakan da “Emre Bey’i de, Hakan Bey’i de görüşmeye gönderdim” dedi.
Normal olanı budur. Devletin memurları, böyle bir teması siyasi otoritenin verdiği bir yetki ile kurabilir, aksi düşünülemez.
Devletin memurları, siyasi otoriteden böyle bir emir almadan kendi başlarına böyle temaslar kuruyorlarsa, orada aksak giden bir şey var demektir. Sivilleşme dediğimiz şey esasen budur: Devlet mekanizmasının seçilmiş siviller tarafından yönetilmesidir, üniformalıların kenara çekilmesi değil. Üniformasız da olsa bir devlet görevlisi kendi kararıyla böyle işler yapabiliyorsa, orada sivilleşmeden de söz edemeyiz.
Şimdi hükümet yetkilileri çıkıp da “Devlet yaptı, biz yapmadık” deyince daha önce söyledikleri “sivilleşme” nutukları ne oluyor?
Öte yandan bunun tamamen gereksiz bir tartışma olduğunu da düşünüyorum.
Hükümet belli ki daha önce söylediği büyük sözlerin altında kalmamak için şimdi sorumluluğu “devlete!” yıkmaya çalışıyor, olan budur!
Konuşmamız gereken mesele, hükümetin bu konuda bundan sonra ortaya koyacağı iradenin, terör sorununu çözmeye yetip yetmeyeceği olmalıdır.
Öyle görünüyor ki hükümet şu anda PKK’daki şahinlerin kızıştırdığı “terör ile mücadele” çerçevesinde idare-i maslahattan yana.
Sorunlar böyle çözülmez.
Türkiye’de uzun yıllardır böyle güçlü bir halk desteğine sahip hükümet olmadı. Üçüncü dönemdir iktidarda ve Başbakan da gelecek seçimlerde aday olmayacağını açıklamış bulunuyor.
Böylesine güçlü bir halk desteği ve tekrar seçilme kaygısı olmayan bir siyasetçi de bu sorunu çözebilecek cesareti bulamıyorsa, işimiz gerçekten çok zor demektir.

Cumhurbaşkanı’nın üzüldüğü konu

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, Oda TV davasında tutuklu olarak yargılanmakta olan Doğan Yurdakul’un eşinin cenaze töreninde çekilen fotoğrafa çok üzülmüş. Cenaze toprağa verilirken arka planda görünen cezaevi otobüsü için “Bu kadar göz önüne sokmamak gerekirdi” diyor.
Oda TV iddianamesi ile ilgili görüşümü daha önce yazmıştım. Bu nedenle Yurdakul’un özel durumu ile ilgili yeni bir söz söylemeyi gereksiz buluyorum. Neden tutuklu bulunduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Ama bu yazıdaki konumuz bu değil.
Türkiye’de cezaevlerinin koşullarını ancak tanınmış birileri hapse düşünce hatırlıyoruz.
Oysa durum, medeni bir ülkede kabul edilemeyecek kadar vahim.
Hasta mahkûm ve tutukluların sağlık ihtiyaçlarının geciktirilmesi, geçiştirilmesi önemli bir sorun.
Cezaevlerindeki kötü muamele sadece mahkûm ve tutuklulara değil, zaman zaman ziyaretçilerine bile yönelik olabiliyor. Ziyaretçilerin zaman zaman “makat aramasına” tabi tutulduğunu bile biliyoruz.
Keyfi cezalar ve tecrit uygulamaları da cabası.
Daha geçenlerde uygun olmayan koşullarda nakledilen mahkûmlar bir cezaevi arabasının içinde diri diri yanarak öldüler.
Ölmelerinin tek nedeni, bugüne kadar hiçbir kamu görevlisinin bu sorunu kendisine dert etmemiş olmasıydı, başka bir şey değil.
Belli ki mahkûm nakilleri sırasında meydana gelebilecek beklenmeyen durumlarda ne yapılacağına ilişkin bir prosedür bile yok, varsa da görevliler yeterince eğitilmemiş.
Mahkûm ve tutukluların durumu kimsenin umurunda değil, çünkü suçu cezalandırmayı bir tür intikam almak olarak görüyoruz.
Cezalandırılarak hapishaneye konulmuş suçlunun topluma yeniden medeni bir insan olarak hazırlanması aklımıza bile gelmiyor. İstiyoruz ki cezasını cezaevinde çekse bile, çıktıktan sonra da çekmeye devam etsin!
Cumhurbaşkanı bu devletin başı ve elinde önemli yetkiler de bulunuyor.
“O fotoğrafa çok üzüldüğüne” göre cezaevlerindeki şartlar için de üzülüyor olmalı. Elbette biliyorsa!
Eminim ki Köşk’e cezaevlerinden şikâyet yağıyordur. Köşk bürokratları bu şikâyetleri kuşkusuz Adalet Bakanlığı’na da iletiyorlardır, Cumhurbaşkanı’na sunulduğunu zannetmem.
Cumhurbaşkanı, emrindeki denetleme kuruluna bir talimat verse ve cezaevlerindeki koşulları bizzat öğrense ne kadar iyi olurdu.
O zaman bir fotoğrafa bakıp üzülmesine gerek kalmaz, şartların insanileştirilmesi için devlet yetkililerini görevlendirebilirdi.