Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

İşte öyle bir şey

  Gerçeküstücülüğün (sürrealizm) en önemli temsilcilerinden birisi sayılan Belçikalı ressam Rene Magritte’in The Lovers isimli tablolarından birisini 14 Şubat günü yayımladım. Bugün elimizde bir başka Magritte tablosu var. Yine The Lovers adını taşıyor.

Magritte düş ürünü garip yapıtlarıyla tanınır. Hepsi dehşet, komedi, tehlike ve gizemin bir karışımıdır. “Pirenelerdeki Şato” isimli resminde üzerinde küçük bir şato bulunan kocaman bir kaya denizin üzerinde uçar. İnsan bacaklı balıklar, kuş kafesi gövdeli adamlar, oturma odasındaki şöminenin ortasında yeni tünelden çıkmış gibi görünen bir buharlı lokomotif, iki yanında evler sıralı sokağa yağmur gibi yağan melon şapkalı adamlar… Bunlar Magritte’in gerçekleridir…
Gerçeklerin dilinin farklı olduğunu düşünür. Bir pipo resminin altına şunu yazmıştı: Bu bir pipo değil..
Gönül gözü gerçeği görür
Sözel dilin ifade ettiği şeyler, Magritte’in görsel dilinde tersine anlamlar içerir… Rüyaların içerdiği bir sembolizmdir kullandığı. Focoult bunu, gösteren-gösterilen ilişkisinin tersine çevrilmesi olarak niteliyor.
Peki bu iki resmi nasıl okumalıyız? Birisinde yüzleri bir çarşafla örtülmüş bir erkek ile kadın öpüşürlerken, ötekinde aynı kadın ve erkek yine aynı çarşaflara sarınmış şekilde aynı yöne doğru bakıyorlar…
Antoine de Saint Exupery, Küçük Prensin ağzından şöyle söylüyor: “Sevmek durup birbirinin yüzüne bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.” Acaba Magritte bu resimleri çizerken Küçük Prens’i okumuş muydu? Okuduysa mutlaka şunu da hatırlıyor olmalıydı: “Gerçeğin özü gözle görülmez, yürekle görülür. Gözünüzle değil, yüreğinizle bakın…”
Magritte bu tablolarına “Aşıklar” adını vermemiş olsaydı, tablodaki kadın ile adamın birbirlerine aşık olduklarını çıkarsayabilir miydik? Hiç kuşkusuz evet, bunun böyle olduğunu tahmin edebilirdik.
Yüzlerindeki ifadeyi hiçbir zaman görmemiş olduğumuz halde birbirlerine derin bir sevgiyle baktıklarını, hatta kadının öpüşürken gözlerini hafifçe kapadığını bile görüyor gibiyiz.
Gözümüz görmüyor ama resimlere bakarken tuvalde yansıyanın tıpkı böyle olduğunu bize yüreğimiz anlatıyor.
Aşk dediğin…
Eğer bu resmi yazıyla anlatmak isteseydik şöyle yazabilirdik diye düşünüyorum: Aşkın dili, günlük hayatın dili değildir. Aynı şekilde aşkın gerçekliği de gündelik hayatın gerçekliğinden ötede bir şeydir. Aşk bir üst gerçekliktir…
Roland Barthes, “Bir aşk söyleminden parçalaröda bu durumu “gerçeksizlik” olarak da tanımlıyor. Aşık öznenin, dünya karşısında duyduğu gerçek yokluğu, gerçeğin geri çekilmişlik duygusunu betimliyor.
Şöyle düşünüyorum: Aşk, dil ötesi, gerçeklik ötesi, dünya ötesi bir duygudur ve böyle olduğu içindir ki aynı zamanda dişi bir duygudur…
Baudelaire nasıl bir yerde yaşamak istediği sorusuna şöyle yanıt vermişti: “Neresi olursa, neresi olursa… Yeter ki dünyanın dışında olsun…”
Aşk işte budur: Kendinin dışına çıkma isteği… Kendinden geçme durumu…
Gasset “Ayaklarının yerden kesilmesi demek, insanın kendi ayakları üzerinde yürüyememesi, başka birisi ya da başka bir şey tarafından taşındığını duyumsaması demektir” diyor.
Aziz Augustine gibi: “Sevgim benim ağırlık merkezimdir; o nereye giderse ben de oraya giderim…” Ama siz Latincesini ezberleyin, daha lirik: “Amor meus, pondus meum: illo feror, quocumque feror.”
Bu resimler bana bunları düşündürüyor.