Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Nasıl anlatsam, nerden başlasam

  Arada bir insan ayağının çok az çiğnediği dağlara gitmek gibi bir alışkanlığım olsa da tatilimi esas olarak kentlerde geçirmeyi severim. Kalabalık, gürültülü, gece uyumayı, sabah uyanmayı bir türlü beceremeyen insanların kentlerinde..
Sokrates’in bir sözünü hatırlıyorum: “Tarlanın ağaçlarıyla işim olmaz; bütün işim kentin insanlarıyladır.”

Bir de Bukowski’nin bir şiirinden küçük bir parça: “Kahretsin burada yazamıyorum / Çok fazla sessiz, çok sayıda ağaç var burada / Şehirleri severim, en uygun yerler benim için / Her sabah koyarım klasik müziğimi / Ve oturup yazı makinemin başına / Bir puro içerim, bakın işte böyle / Ve Bukowski derim sen şanslı bir adamsın / Bukowski bu belaların hepsini atlattın / Ve sen şanslı bir adamsın / Ve mavi duman yayılır masamın üstüne / Ve pencereden dışarı Delengpre Caddesi’ne bakarım / Ve derin nefes alır yazmaya başlarım / Bukowski işte yaşam budur derim kendi kendime / Yoksul olmak iyidir, basur olmak iyidir, âşık olmak iyidir..”
Geçen hafta bu saatlerde Simi limanına ağır ağır giren teknenin üst güvertesinden küçük köyü seyrediyordum.
Simi altı üstü 3 bin kişinin yaşadığı bir küçük köy.. Ama kayrak taşlarıyla döşenmiş temiz sokakları, hiçbiri bozulmamış evleriyle bir köyden çok bir “kent” olduğunu düşündüren görüntüsü vardı.

Bağcılar, neden böyle?
Gazetedeki odamdan seyrettiğim Bağcılar’dan çok daha fazla bir kente benziyordu..
Bağcılar deyip geçmeyin.. 589 bin kişi yaşıyor, kargacık burgacık sokakların iki kenarına dikilmiş, çoğu boyanmamış gri çimentoyla sıvanmış bu apartmancıklar denizinde..
Dışardan bakan birisi bu “kent – köy”ün Le Corbusier’nin izlerini taşıdığını bile düşünebilir. Mimaride çıplak betonu ilk kez bilinçli biçimde, bir süs unsuru olarak kullanan Le Corbusier..
Simi neden öyleydi ve Bağcılar neden böyle diye düşündüm kızgın Ege güneşinin altında. Bağcılar diyorsam sadece her gün karşımda durduğu için.. İstanbul’un etrafında en az on tane daha Bağcılar var aslına bakarsanız.. Hatta bazı kentlerimiz tümüyle böyle..
Günümün neredeyse yarısı Bağcılar’da geçiyor, hayatımın önemli bir parçası bu yerleşim birimi.. Nasıl bir ad vereceğimi bilemediğim için yerleşim birimi diyorum. Köy desem değil, mahalle desem çok küçük olur, semt desem olmaz, kent hiç değil…
Yarım milyonu aşkın insanın yaşadığı bu yerde tam 275 tane “köy derneği” var. Aynı köyden göçüp, buraya yerleşenlerin birbirleriyle dayanışmak için kurdukları dernekler.. O kadar bölünmüşler ki örneğin “aşağı bilmemne köyü” derneği ile “yukarı bilmemne köyü” derneği bile ayrı ayrı faaliyette..
Binalara bakıyorum neredeyse tümü küçük pencereli..
Para bulundukça rastgele katlar çıkılmış, hiçbir plana uyulmamış ve muhtemelen hiçbir mimar eli de değmemiş bir yer burası.. Ama buna rağmen sanki Loos ile Corbusier’nin bir sentezine dönüşmüş bütün bu apartkondular..

Pencere ışık girsin diyedir
Bir başka büyük mimar Loos, Corbusier’ye vaktiyle şöyle söylemiş: “Kültürlü insan pencereden bakmaz, pencerenin tek bir işlevi var, o da ışığın içeri girmesini sağlamak..” (Hasan Bülent Kahraman, Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri, Everest Yayınları.)
Corbusier ise “varlığımın koşulu görmemdir” diyen adam. Dışarısıyla, iç mekânı bütünleştirmeye, hatta dışarıyı içeriye almaya yönelik geniş yatay pencereler kavramının mimar mucidi..
Beton sıvalar Corbusier’den, küçük pencereler Loos’dan.. Böyle bir yer Bağcılar..
Hasan Bülent Kahraman, Walter Benjamin’in “içerisi” kavramına gönderme yapıyor. Onu okuyunca Bağcılar’daki evlerin küçük pencereleri ile, dışardaki kentle bir türlü bütünleşmeye yanaşmayan insanlarını daha iyi anlıyorum: “İçerisi artık birey için onu dışardan koparan ve onu gerçeklerden alıp yanılsamalara taşıyan mekândır.”
Bağcılar’ı inşa eden ruhu çözümleyebilirsek, bu milyonlarca insanın modernleşmeye neden direndiğini, İslamcı ve şoven ideolojilerin buralarda neden kolayca kendine zemin bulabildiğini ve dünyanın en güzel kentinde bu insanların neden köy hayatını sürdürmekte ısrar ettiklerini daha kolay anlayabiliriz..