Numero Turkey

Kaleden top atarlar, aşağıdan tutarlar

Başımıza ne geldiyse o 23 numaralı kromozomdan geldi, bunu bilir, bunu söylerim.

Başımıza gelen şeyler iyi de olabilir, kötü de.

Ama bilin ki iyi de olsa kötü de olsa baş müsebbibi o kromozomdur. Geri kalan her şey ondan sonra gelir.

Olur da hala bilmeyen varsa diye söyleyeyim, her birimizde 46 kromozom var; yarısı annemizden geldi, diğer yarısı babamızdan. İlk 22 çift kromozomun bugünkü konumuzla bir ilgisi yok.

Cinsiyetimizi belirleyen 23. kromozom. Annelerimizden hep X kromozomu geliyor, babalarımızdan Y kromozomu gelirse erkek oluyoruz, X kromozomu gelirse kız.

Bu durumda kız çocuğu beklediği halde bir türlü kız çocuk sahibi olamayan annelerin, eşlerine kızmaları doğru olmaz. Nasıl ki tersi çok ayıplanması gereken bir davranış ise bu da öyle bir tutum olur.

Bu ay boyunca evlerde en çok duyacağımız cümle sanırım şu olacak: Yine mi maç var?

Evet var ama bu XY birleşmesinin doğurduğu bir sonuç esasen. Kimse değiştiremeyeceği bir şey nedeniyle suçlanmasın diye özellikle vurguluyorum.

Erkeklerin “yuvarlak şeylerden hoşlanmaları” konusunu getirip buraya bağlayacak değilim ama böyle düşünenlerin sayısı hiç az değil.

Benim gençliğimde Gegorge Best diye zamane gençlerinin tanımadıkları müthiş bir İngiliz futbolcu vardı.

Futbol yetenekleriyle olduğu kadar yakışıklılığıyla da maruftu, bugünün Ronaldo’su ya da daha yakın geçmişin David Beckham‘ı gibi!

Onlardan farkı espri yeteneğine de sahip olmasıydı. Ronaldo gibi robotik bir hali de yoktu, Beckham gibi “hanım köylü” havası da.

“George Best futbol öğretiyor” ismini taşıyan bir mizah kitabı vardı, Erkekçe’nin ilk yılında tefrika etmiştik.

Best, o kitabında futbol ile ilgili temel kavramları açıklarken fotoğraflarda, futbol topu yerine başka yuvarlaklar kullanmıştı. Kalçalar ve memelerden oluşan yuvarlaklar.

Erkeklerin, futbol sevgisinin bundan kaynaklandığını şakayla karışık söylüyordu ancak bu, futbolu seven kadınların durumunu açıklamaya da yetmiyor.

Nitekim bir futbol terimi olan “frikik” kelimesinin, argoya yerleşmesi de böyle cinsiyetçi bakışın sonucu sayılmalı.

“Frikik” deyip geçmeyin. Yeşil sahadaki nasıl taraftarları heyecanlandırıp bir gol beklentisiyle ayağa kaldırıyorsa, sosyal hayattaki de erkekleri o kadar heyecanlandırır, ben söylemiş olayım.

Her neyse, biz işimize bakalım.

 

***

 

Futbol maçı izlerken tarafsız ve duygusuz kalamazsınız.

Çünkü futbolu seyrederken oynayan iki takımdan birisini tutmuyorsanız seyrettiğiniz şeyden bir zevk alamazsınız. Bu yüzden televizyonda, stadyumda, hatta sokak arasında, arsalarda oynanan maçları bile seyrederken futbolseverler iki takımdan birini seçerler.
Hangi etkenin bir futbolseverin hiç tanımadığı, belki de maçını çıplak gözle hiç seyretmediği bir takımı tutmasına yol açtığını bilmek çok zor. Kimi zaman renkler, kimi zaman bir oyuncunun tarzı, kimi zaman siyasi görüşler (evet siyasi görüşler) ikinci, hatta üçüncü bir takımı tutmamıza yol açabiliyor.
Kendimden örnek vermem gerekirse Fenerbahçeli olduğum için forması sarı – lacivert diye Arjantinli Boca Juniors’u da Brezilya Milli Takımı’nı da tutarım.

Falanj’ın Real Madrid’ine karşı Cumhuriyetçilerin Atletico’sunu, üzerinde “Demokrasi” yazan formasıyla sahaya çıkarak Brezilya’daki askeri cuntayı sinirden çatlatan Dr. Sokrates’in takımı Corinthians’ı da tutarım elbette.

Fenerbahçe’ye karşı oynamadıkları maçlarda Büyük Altay’ı ve Antalyaspor’u da tutarım.

İngiltere’deki takımım Tottenham’dır, tarihsel olarak işçi sınıfının takımı.

Mesut orada oynuyor diye Arsenal’i tutmuşluğum da var ama! Ne de olsa ikisi de Kuzey Londra kulübü. Sahipleri zengin olsa da ezilen kitlelerin takımları.

Dünya Kupası maçlarını izlerken de iki takımdan birini tutarım, tutma nedenlerimi yazsam uzun bir liste olabilir.

Ama serde solculuk olunca bütün bunların hepsi tek bir nedene indirgenebiliyor: Ezilenlerin yanında olmak!

Zaten çocukken, kovboy filmlerini izlerken de Kızılderilileri tutardım ama hep kaybederdik!

Bir tuhaf durum aslına bakarsanız.

Yıllar önce Brezilya ile İsviçre arasında oynanan bir maç izlemiştim.

Normal olarak Brezilya’yı tutmam gerekir ama baktım ki İsviçre Milli Takımı “ezilenlerin bir karması”!

İkinci üçüncü kuşak göçmen çocuklarının karması olan İsviçre’yi mi tutayım yoksa favelalardan kopup gelmiş “joga bonito”cuları mı; şaşırdığımı itiraf edeyim.

Belli ki teknik direktörleri de bir göçmen çocuğu olan o takımdaki çocuklar İsviçre dağlarında kayak yaparken yanmamışlardı.

Belli ki hepsi İsviçre’ye zorunluluklar nedeniyle göç etmiş, vatanından uzakta zor işlerde çalıştırılmış anne – babaların çocuklarıydı.

Sahip oldukları yetenekler ve yerli akranlarından daha çok çabaladıkları için oradalar.

O çocukların o formayı giyene kadar neler çektiğini de tahmin edebilirsiniz. Stadyumlarda, kendi kulüplerinde, okullarında bile ırkçılığın her türlüsüne maruz kaldılar.

Sadece İsviçre mi? Kuzey Avrupa takımlarında bile varlar. Mesela Fransa, onlar olmasaydı averaj takımı olurdu, Dünya Kupası’na katılması mümkün olmayabilirdi.

 

***

 

Öte yandan her ulus, futbolu kendi karakterine göre oynar.

Brezilyalılar, Brezilyalı gibi oynarlar.

Favelaların çıplak ayaklı çocukları, kumsallarda samba davullarının ritmini kalplerinin içinde hissederek yetişirler ve oynarken de o ritme ayak uydururlar.

“Joga bonito” (güzel oyun) asıl amaçtır.

İngiliz milli takımında “İngiliz İngiliz” kaç kişi var ama yine de “İngilizler gibi” oynayabiliyorlar.

Her şey planlıdır. Kanatlardaki oyuncular uzun paslarını dışardan bakıldığında ezbere atıyormuş gibi görünürler ama topun gittiği yerde bir arkadaşlarının mutlaka olacağını da bilirler.

Almanlar da kendileri gibi oynarlar. Takımda başka kökenlerden gelen oyuncular da var ama günlük Alman yaşamına damgasını vuran disiplin ve düzen, futbolcuları bir makinenin görevlerini hiçbir zaman sorgulamayan dişlileri haline getirir.

Övünmek gibi olmasın ama biz Türkler de Türk gibi oynarız.

Kararlı olmayan bir inatçılık, büyük işler başarmaya yönelik hevesin oyuncuyu kendi kapasitesinin üzerine çıkaran etkisi, buna karşılık çabuk bozulan moraller, oyunun baştan bilinen kurallarına oyun içinde itiraz ve “takım” olunamadığı için basit bireysel hatalarla kaybedilen maçlar.

Amerikan argosunda “Turk” kelimesinin, “takımın en kötü oyuncusu” anlamına geldiğini biliyor muydunuz?

 

***

 

Futbolla uzak ya da yakın ilgilenen herkesin bir tek ortak düşmanı vardır: Hakemler!

Onlar futbolun günah keçisidirler. Topa vuramayan oyuncu onları suçlar. Takımı kaybeden taraftar için tek sorumlu her zaman hakemdir. Teknik direktörler için de suçu bir başkasının üzerine atmak gerektiğinde iyi bir adrestirler.

Ama buna rağmen üstelik de tahsilli, terbiyeli, iş güç sahibi birçok insan hakem olmak için yanıp tutuşur.

Bir stadyumda etrafın sana düşmanca bakan on binlerce kişiyle çevriliyken, üstelik bir de belli bir tempoyla söylenen küfürleri dinlemek için insan niye hakem olmak ister?

Yanıtı sanırım erkekliğin laneti olan testosteronda saklı.

Mutlak bir iktidar duygusu ve bir işaretinle maçı bir takımdan alıp diğerine hediye etme imkânı gibi iktidar gösterileri bunun sebebi olmalı.

Düşünün ki Anayasamıza göre “Türk Milleti adına” hüküm veren mahkemelerin yargıçlarının kararları bile temyiz edilebiliyor, hakem kararları temyiz edilemiyor.

Sahadaki durum hiçbir muhalefete imkân vermiyor.

Sadece bir diktatörün yapabileceği şekilde kendi görüş açısından kararını veriyor, taraftarlar, oyuncular ve teknik direktörler çatlasalar da patlasalar da o karar uygulanıyor.

Gerçi VAR çıktığından beri bu iktidarını, bilgisayar programcılarıyla paylaşıyorlar ama yine de düdük hakemin elinde.

Futbola uzak olanlara garip gelecek belki ama sahada en çok koşan ve en çok yorulan insan da hakemdir. Oyuncular oynadıkları mevkideki pozisyona göre maçın bazı bölümlerinde koşmazlar; yerlerinde dururlar ya da yürürler.

Oysa hakem her zaman topa yakın olmak zorundadır. 0 yüzden bir o kaleye, bir bu kaleye koşturup durur.

Ama en anlaşılmaz şey yan hakemlerin durumudur. Onların tek görevi vardır; bir çizgi boyunca yukarı, aşağı koşmak. Aynı anda hem en gerideki defans oyuncusunu izlemeleri, hem de öbür yarı sahadan atılan uzun bir topa vurulduğu anı görmeleri gerekir.

Kafalarının yan taraflarında da gözleri olmadığı için çoğu zaman ‘hatalı ‘ofsayt kararları verirler ve orta hakem dahil herkesin düşmanlığını üzerlerine çekerler.

Üstelik konumları gereği seyircinin hemen önündedirler, kulaklarının dibinde edilen küfürlere ve kafalarına atılan ıvır zıvıra katlanmak zorundadırlar.

Bu küfürler bizim çocukluğumuzda “hakemin gözüne gözlük” çığlıklarından ileri gitmezdi, ama günümüzün hiç de yaratıcı olmayan küfürleri, eski bir açık tribün seyircisi olarak benim bile yüzümü kızartıyor.

 

***

 

Ve en önemli bilgiyi sona sakladım.

Futbol dünyasının asıl önemli karakterleri taraftarlardır arkadaşlar.

Futbol takımları, bizlerin stadyumda ya da televizyonun karşısında yaptığımız “büyüler” sayesinde kazanır ya da kaybederler.

Kimin totemi daha güçlüyse, onun takımı şampiyon olur. Bu kadar basit!

Futbolcular, teknik direktörler filan takımı kendileri şampiyon yaptıklarını zannederler ama emin olun bizlerin totemlerimiz olmasa hepsi sıfır puanla küme düşer.

Reklamcı arkadaşım rahmetli Ersin Salman ile “Denenmiş ve Garantili Taraftar Büyüleri” başlıklı bir kitap yazmayı tasarlamıştık ama sonra vaz geçtik.

Bu büyüleri öğrenecek rakip taraftarların, Fenerbahçe maçlarında onları kullanma olasılıklarını göze alamazdık!

Mesela bir “kondolizarays” (Condoleezza Rice’dan geliyor) büyüm var; bir tür “kara büyü” de denebilir! Onu zamanında yaptığımda kimse Fenerbahçe’ye penaltı golü atamaz.

Bu büyünün işlemesi için rakip oyuncunun penaltı atışında topa vurduğu anda “kondolizarays” diye bağırmak gerekir.

Ama topa vurulan tam o anda, iki milisaniye erken ya da geç söylerseniz büyü işe yaramaz.

Ben bu işte vaktiyle bayağı uzmanlaşmıştım.

O yıllarda büyüleri ben yaptım, Rüştü ile Volkan kahraman oldular, iyi paralar kazandılar.

Taraftar totemleri, rakip takımın atağının tehlikesine göre de değişiklik gösterebilir.

Bazen sadece bir “kırt – kırt” demek yeterli olabilirken, bazen de “hoşt” diye ünlemek iş görür.

Tehlike büyüdükçe totemin değeri artar.

Vaktiyle bir de “duman” büyüm vardı.

Sigara ağzımda, çakmak elimde hazır bekler, hakemin başlama düdüğünü çaldığı anda sigarayı yakar dumanını rakip kaleye savururdum.

O maçı bırakın kaybetmeyi beraberlik bile söz konusu olmazdı.

Son sigarayı son şampiyon olduğumuz yıl içmiştim; sigarayı bıraktım, Fenerbahçe’nin durumu da ortada!

————————————–