Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bindik bir alamete

Bugün Posta’nın manşetinde CHP İstanbul İl Örgütü’nün ortaya çıkardığı büyük bir skandal yer alıyor.

Bu, geçtiğimiz yerel seçimlerden beri kamuoyunun vicdanında beliren kuşkunun artık “kuşku” olmaktan da öteye anlamlar taşıdığını gösteriyor.

Hatırlayacaksınız, son yerel seçimlerde çöplüklerde, okulların kalorifer kazanlarında, oralarda ne aradıkları asla açıklanamayan oy pusulaları bulunmuştu.

Bu oy pusulalarının bütün sandıklara hakim oldukları ileri sürülen Refahlılar tarafından yok edildikleri ileri sürülmüştü. Ancak bulunan oy pusulaları seçim sonuçlarını etkileyecek değerde görülmedikleri için seçim kurulları, bunları dikkate almamıştı.

CHP İstanbul Milletvekili adaylarından Çetin Soysal’ın İstanbul’da askıya çıkan seçmen kütükleri üzerinde bilgisayarla yaptığı araştırma 15 bin civarındaki seçmenin kütüklere mükerrer olarak (gençler için tekrarlayayım; iki kere) yazıldığını ortaya çıkardı.

Soysal’ın tesbit edilen adreslere “anketör” kılığında gönderdiği müfettişler bu seçmenlerin -herhalde bir tesadüf eseri olarak- Refah Partili olduklarını ortaya koydu.

Öyle görünüyor ki, parmaklara boya sürülmesi uygulamasını kaldırma yanlışından son anda geri dönen Yüksek Seçim Kurulu’nun başı bu mükerrer yazılımlar yüzünden çok ağrıyacak.

Yeri gelmişken anlatayım. Türkiye gibi azgelişmiş bir ülke olan Meksika da uzun yıllar dürüst olmayan seçim sonuçlarının ağırlığı altında ezildi.

Meksika’da da “atlıkarınca” adı verilen, bir seçmenin otomobille sandıklar arasında dolaştırılarak birden fazla oy vermesini sağlayan seçim hilelerine açık olan bir seçmen kütüğü sistemi vardı.

Türkiye’den zenginlik açısından pek de ileri olmayan hatta bir çok ölçekte de Türkiye’nin gerisinde olan Meksika bu tehlikeyi, seçim sistemini modernleştirerek aştı. 35 trilyon lira harcayarak bilgisayar esaslı yepyeni bir seçmen kütüğü sistemine geçti.

Bu sistemde her seçmene üzerinde resmi de bulunan, kredi kartı büyüklüğünde bir kart verildi. Kartın üzerindeki manyetik ortam, bir seçmenin birden fazla oy vermesine izin vermeyecek şekilde düzenlendi.

Böylece “atlıkarınca” zinciri kırıldı. Türkiye’de bir seçimde harcadığımız para yaklaşık dört trilyon liraya yakın. Bu parayla da doğru dürüst bir seçim güvenliği sistemi oluşturmak, ancak seçime katılanların “namuslu” davranmaları ile mümkün.

Oysa Türkiye’de iktidarı da muhalefeti de seçimi bir tür “kumar” gibi görme eğiliminde. Bu yüzden kazanmak için herşey mübah görülüyor. Bunun için de kendi bünyesine uygun bir seçim kanunu çıkarıp seçimlere gitmekten tutun da, yandaşlarını kütüklere çifter çifter yazdırmaya kadar bir çok davranış mübah kabul ediliyor.

Oysa bir demokrasinin sağlıklılığı, herşeyden önce temsilciler meclisinin seçiminin sağlıklı olmasıyla başlıyor.

Eğer bu meclisin oluşturulması sırasında kullanılan yöntemlerde bir sakatlık varsa, vicdanlarda bu seçimin dürüstlüğü konusunda kuşkular belirirse ortada sağlıklı bir rejimden sözetmek de mümkün olamıyor.

Bu yüzden Saddam türü açık oy, gizli sayım seçimleriyle oluşturulan meclislerle, hile hurda ile seçim kazanan meclisler arasında bir prestij farkı bulunmuyor.

Başını Mümtaz Soysal’ın çektiği bir gurup milletvekilinin Anayasa Mahkemesi’ne başvurularının temelini de işte bu görüş oluşturuyor.

Eğer, seçimler, her yönüyle önceden iyi hazırlanmış, her vatandaşın tek bir oy kullanması yasal güvencelere bağlanmış, seçim süreci dış etkilere kapalı bir seçim yapamıyorsanız, seçimler kendilerinden beklenen siyasi faydayı hiçbir zaman sağlayamazlar.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararları herkes nefesini tutarak bekliyor.

Yüce mahkemenin bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da yalnızca hukuka ve vicdanlara uygun kararlar vereceğinden ben kendi adıma hiçbir kuşku duymuyorum.

Ancak, seçim sürecinin kısalığından kaynaklanan bir çok nedenle bu seçimler üzerinde her zaman kuşku taşıyacak sonuçlara gebe görünüyor.

Seçime giren siyasal partilerden yalnızca Refah’ın her sandıkta bir görevli bulundurabilecek ve seçmenlerini sandık sandık marke edebilecek düzeyde örgütlenmiş bulunması, buna karşılık diğerlerinin dağınık bir görüntü sergilemesi beni endişeye düşürüyor.

İktidara gelmek için her yolu mübah gördüğü açıkça belli olan ve bunu saklamak yolunda herhangi bir çabası da bulunmayan Refah Partisi’nin seçimlere karıştırabileceği nifak, ileride Türkiye’nin acıyla hatırlayacağı bir çok kötü olayın başlangıcı olabilir.

Seçimlere galiba biraz da “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” şiarıyla yaklaşıyoruz.