Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Başkası olmaya zorlanan kadın

 İsviçreli yazar Max Frisch’in 40 yıl önce yazdığı, geçtiğimiz yaz da Türkçeye çevrilen romanı ‘Stiller’i okurken aklıma Tansu Çiller geldi. Romanı okuma süresince gözümün önünden ayrılmayan Çiller görüntüsünü kovmaya çalıştıysam da bunda başarılı olamadığımı itiraf etmek zorundayım.

Romanda anlatılan olay İsviçre’de geçiyor. Bir gün İsviçre sınırında bir trende yapılan kimlik kontrolünde, uzun süredir kayıp olan Stiller isimli bir heykeltıraşa çok benzeyen bir adam ele geçiriliyor.

Trendeki bir yolcunun ihbarıyla adam gözaltına alınıyor. Adam Stiller olmadığını, başkası olduğunu ısrarla anlatıyor. Ama dinleyen kim?

Stiller’in karısından tutun da savcıya, cezaevindeki gardiyanlara kadar herkes trende bulunan adamın Stiller olduğunda ısrar ediyor.

Sonra olay, romanın kahramanı için giderek bir karabasana dönüşüyor. Bir başkası olmadığını, kendisi olduğunu anlatma çabası, yazarın ustalığı sayesinde, gerilimin içine okuyucuyu da çekiyor.

Kitabı okuyup bitirdikten sonra etrafıma baktım.

İnsanları oldukları ve kendi söyledikleri gibi kabul etmek yerine, onlara kendi kafamızdaki rolleri biçtiğimizi fark ettim.

Yalnız İsviçre’de değil, Türkiye’de de insanın çevresince algılanan kişiliği ile kendisinin olmak istediği kişilik arasında bir ‘uyuşmazlık’ olabileceğini anladım.

Onlardan ‘kendileri dışında biri olmalarını’ istiyorduk.

Tansu Çiller’in al yanaklı tombul yüzünün gözümün önünden ayrılmamasının sebebi de buydu işte.

Normal bir düzende yaptığı oyunun ortaya çıkmasından sonra bir siyasetçiden beklenen davranışı göstermemekte ısrar ediyordu.

Sadece maaşı ile geçindiğini söyleyen bir parti liderinin, yıllardır kendi hesabına yatırılan maaşı hiç çekme ihtiyacı hissetmediği ortaya çıktığında çoktan istifa etmiş olması gerekiyordu.

Bu işte bir ali cengiz oyunu olmadığını, kamu vicdanını rahatlatacak netlikte açıklamalıydı.

Devlet yönetimine talip olan, bir süre başbakanlık da yapmış olan bir insanda çok başka vasıfların olması gerektiğini varsayıyorduk.

Oysa o böyle birisi değildi. 0 kendisi olmak istedikçe biz daha bir hırsla ayağa kalkıyorduk: Hayır, bu yaptığın dürüst bir iş değil, istifa et!

0 bunlara aldırmıyordu bile. Kendi bildiğini okuyor, başka birisi olmadığını, bildiğimiz Tansu Çiller olduğunu ısrarla göstermeye çalışıyordu.

Biz hep onun başka bir kişilik olduğuna inanarak aynı soruları yineleyip duruyorduk:

– Bu malları nereden aldın?
– Benim başım dik!
– Profesör maaşıyla bu kadar mal sahibi olunabilir mi?
– Benim başım dik!
– Özer Bey’in batık bankasının bu işlerde bir rolü oldu mu?
– Benim başım dik!
– Peki çiftliğin sizin olduğunu neden sakladınız?
– Benim başım dik!
– Tofaş ihale dosyasını neden başbakanlıkta açmak gereğini duydunuz?
– Benim başım dik!

Diyalog, aynı romandaki gibi sürüp gidiyordu.

Biz ısrarla onun bir başkası olduğunu, bu yaptıklarının ayıp olduğunu, doğru söylemediği ortaya çıkan bir siyasetçinin yapması gerekenin istifa etmek olduğunu söylüyorduk.

O ise ısrarla başkası olmadığını, kendisi olduğunu söylüyordu: Benim adım Tansu Çiller, benim başım dik!