Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bir üniversite doğarken

Üç dört yıl kadar oluyor, New York Times’ın pazar ekinde bir ilan yayımlandı. İlanı veren kuruluş New York’ta kurulu Hofstra Üniversitesi’ydi.

Tam sayfayı kaplayan bembeyaz bir boşluğun içinde bir saksofon fotoğrafı vardı. Altında da küçük puntolarla şu sözler yazılmıştı: ‘Kampüsümüzde bir öğretim yılı içinde 450’nin üzerinde sanat etkinliği yaşayacaksınız.’ İlandaki bütün metin bundan ibaretti. Sayfanın en altında da üniversitenin logosu ve ismi abartılmamış bir büyüklükte yer alıyordu.
Ben her zaman kendimi şanslı bir öğrenci olarak gördüm ama sanat etkinliklerini öğretim hayatının temeli olarak gören bir okulda da okuyamadım. Benim okuduğum yıllarda Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi, öğrencilerinin dünyayı ve Türkiye’yi tanıma, anlama istekleriyle ve bu isteğe yanıt verecek, onlara hayatta karşılaştığımızdan çok daha fazla boyutlar da olduğunu gösterebilecek hocalarıyla iyi bir okuldu.
O yıllarda Türkiye’de öğrencilerin düşünmelerini engellemek isteyen bir görüş üniversite sistemine hâkim değildi. Üniversite, insanlığın ortak mirası bilginin yaygınlaşmasını sağlayacak, öğrencinin kendi yaşamı ve içinde bulunduğu bütün bir toplum için yeni fikirler üretmesine olanak sağlayacak bir kurum olarak görülüyordu.
12 Eylül’den sonra köprülerin altından çok sular aktı. Üniversite bir tür ‘yüksek liseye’ dönüştü. Üniversiteler bilgi üreten ve bunu yayan kuruluşlar olmaktan çıktı. Bu gidişe direnmeye çalışan bir avuç saygın kurum da bin türlü bürokratik ve mali engeller altında varlığını korumaya çalışıyor.
Özel üniversitelerin kurulmalarıyla birlikte üniversiteler arasında rekabetten doğan bir iyileşme olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman Bilgi Üniversitesi’nin, Bilkent’in gazetelere verdikleri ilanları, yaptıkları etkinlikleri okuyorum ve yukarıda sözünü ettiğim ilanı hatırlıyorum. Bir öğretim yılında 450 sanat etkinliğini öğrencilerinin yararlanmasına sunan bir okul yok daha ama iyi niyetli girişimlerin başarılı sonuçlarının görülmekte olduğunun da farkındayım.
Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Kurtköy’de kurulmakta olan Sabancı Üniversitesi’nin kampüsünü gezme ve üniversitenin uygulayacağı
eğitim programlarıyla ilgili bilgi edinme olanağı buldum.
Üniversitenin kampüsü binalarıyla, kütüphanesiyle, yurtlarıyla, spor alanlarıyla bir ‘rüya’ kentti sanki. 175 milyon dolarlık bir yatırım söz konusuydu, ayrıca Sabancı Vakfı her yıl 25 milyon dolar tutarında bir yardımı üniversiteye aktarma sözünü vermişti.
Ama bir ‘okulu’ üniversite yapan şey binalarda gizli değildi. Beni en çok etkileyen konu üniversitenin bir bütün olarak ‘bilgi üretmeye ve bilgiyi yaymaya’ konsantre olmuş olmasıydı. Üniversitenin öğrenim altyapısı, öğrencilerin kişisel azim ve inisiyatiflerine değer vermek ve onu desteklemek fikri üzerine oturtulmuştu.
Her öğrenciye verilecek bir laptop bilgisayar, üniversitenin her noktasından dünyanın en önemli bilgi kaynaklarına ve başka üniversitelerin ders programlarına ulaşmayı kolaylaştırıyordu. Üniversitenin kadrosu çoğunu toplumun yakından tanıdığı saygın
isimlerden oluşturulmuştu. Ve hepsinden önemlisi tanıştığımız tüm görevliler yapmaya talip oldukları işin ne kadar ciddi ve toplumsal açıdan gerekli olduğunun bilincindeydiler.
Gördüklerimden sonra yeniden öğrenci olabilecek yaşı geçirdiğime hayıflandığımı söylemeliyim.