Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Dev, uykusundan uyanıyor

 Çin’e gitmeden önce en çok duyduğum şey Çin’de bizim bildiğimiz Çin yemeklerinden bulamayacağımdı. Nitekim öyle de oldu.

Bir yandan ‘zehirlenme’ korkum, öte yandan tarifi imkânsız ağır bir kokunun her yere sinmiş olması Çin lokantalarından özellikle uzak durmama yol açtı. Ama bence Çin’de esas bulunması zor olan şey Mao ve komünizmdi.
Çin Anayasası, cumhuriyeti ‘işçi sınıfının önderliğindeki halkın demokratik diktatörlüğü altında yönetilen işçiler ve köylülerin ittifakına dayalı sosyalist devlet’ olarak tanımlıyordu ama ortalıkta sosyalizme ilişkin herhangi bir ipucuna da rastlanmıyordu. Cüce Deng’in aralarında
Mao’nun karısının da bulunduğu ‘Dörtlü Çete’yi tasfiyesinin ardından başlattığı piyasa ekonomisine geçiş süreci meyvelerini vermeye başlamıştı.
Mozolesinin bulunduğu Tiananmen Meydanı’na asılı bir dev poster dışında Mao’nun resmi bile yoktu. İşportada üzerinde Mao resmi bulunan uyduruk çakmaklar satılıyordu ama, ünlü Kızıl Kitap 1 Yuan’a (50 bin lira) bile alıcı bulamıyordu ve küçük bir Mao büstü bulmak için insanüstü bir çaba sarfetmek gerekiyordu.
Çin nasıl başardıysa Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra öteki sosyalist devletlerin durumuna düşmemişti. Yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 10’lardaydı, Asya krizi içinde bile yüzde 7,8’lik büyüme korunabilmişti. Dünya ile ticareti yılda 44 milyar dolara varan bir fazlalık gösteriyordu ve bu paranın önemli altyapı yatırımlarına harcandığı çıplak gözle bile fark edilebiliyordu.
Böylesine büyük bir pazarın bugüne kadar farkına varamamış olmamız ise bence Türkiye’nin bir kaybıydı. 324 milyar dolara ulaşan dış ticaret içinde Türkiye’nin payı yalnızca 778 milyon dolarla sınırlıydı ve denge Türkiye aleyhine gelişiyordu.
Bizim aklımızın asla almayacağı kadar azla yetinmeye alışan bir halkın böyle bir dış ticaret fazlasıyla giderek nasıl bir deve dönüşeceğini tahmin etmek için falcı olmaya gerek yok. Aynı şekilde Çin’in ekonomik gelişmesinin özellikle tekstile dayanan ihracatımızı giderek daha da kötü yönde etkileyeceğini tahmin etmek de son derece kolay. Hiçbir şeyi sıkıntılar boğazımıza dayanana kadar fark etmeme gibi bir huyumuz olduğu için Çin’le ilişkilerimizde de aynı tablonun yaşanacağını şimdiden görebiliyorum.
Çin’de günlük yaşam siyasal ve ekonomik gelişmeye paralel olarak hızla değişiyor. 1985’te ortalama bir Çin ailesi 4,79 kişiden oluşurken bu yıl bir aile üç kişiye inmiş bulunuyor. 1985’e göre boşanmalar 2,3 misli artmış durumda. 1985’te 500 bin çift ikinci evliliklerini yaparken bu rakam şimdi 922 bine ulaşmış durumda. Ortalama evlilik yaşı da bu süre içinde 22’den 24’e çıkmış bulunuyor. Çin’de yabancılarla evlilik özellikle kadınlar açısından çok cazip görülüyor. 1982’de 14 bin kişi yabancılarla evlenirken bu sayı 1997’de 51 bine ulaşmış ve bunların da yüzde 90’ı kadın. 21 bin Çinli çocuk ise yabancı aileler tarafından evlat edinilmiş durumda.
Çin dünyanın en büyük ‘taklit ekonomisi’ olarak kabul ediliyor. Ağır sanayi makinelerinden tutun da tişörte ve CD’ye kadar akla gelebilecek her şeyin taklit edilebildiği Çin uluslararası telif ve patent yasalarına uymamakla suçlanıyor. Çin’de bulunduğum günlerde patlak veren Amerikan nükleer silah teknolojisinin Çin’li ajanlar tarafından çalınması skandalı da taklitçiliğin ne boyutlara varabileceğini gösteren bir örnek. Fakat Çinliler bu konuda da kulaklarını dışarıya kapatmış durumdalar. China Daily Gazetesi’nin yorumcusu Yan Xuetong’un nükleer bilgi hırsızlığı ile ilgili yazısının başlığı şuydu: “Hırsızların feryadı: Hırsızlığı durdurun!” Bir Çinli gibi düşünmeye alışkın olmadığım için bu yazıyı anlamakta bir hayli güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim.