Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Güneşin Oğlu, bir çoban mıydı?

Aklımı Cumhurbaşkanı ile bozduğumu düşünen çok sayıda okuyucum olduğuna eminim. Ama şimdi anlatacağım konunun Cumhurbaşkanımız ile ilgisi aslında hiç yok.

Sadece bir ‘hemşerilik’ ilişkisi ve bildiğimiz ‘çobanlık’ öyküsünden kaynaklanan ‘mesleki’ bir bağ kurulabilir. Hepsi o kadar..
Cumhurbaşkanımızın memleketi Isparta’nın yerel bir yemeği var: Erkeç kebabı. Aslında bildiğimiz öteki kebaplardan pek farklı bir şey de değil. Et, kömür ateşinde pişiriliyor ve yeniliyor. Farklılık etinin hazırlanışından kaynaklanıyor ki bu da neresinden bakarsanız bakın tam üç yılık bir süreç ve ciddi bir ‘çoban’ emeği de gerektiriyor.
Erkeç kebabı pişirmek için önce yeni doğmuş bir oğlak bulmanız gerek. Bu oğlak bir yaşına gelene kadar çayır çimende, çobanların çaldığı kaval eşliğinde öteki oğlaklar gibi besleniyor. Bir yaşına gelince ‘işlemler’ de başlıyor ve oğlağımız ‘buruluyor’. Yani hadım ediliyor. (Tıpkı katastrati korolarındaki çocuklar gibi.) Bundan sonra oğlağımız iki yıl daha besleniyor. Hadım edildiği için kadın dırdırı, kız peşinde koşmak, aşk acısı çekmek gibi sorunlar yaşamıyor ve bence esasen sadece bu nedenle de eti daha lezzetli oluyor, daha az yağ tutuyor, sinirsiz oluyor vs. Üç yaşına gelmiş hadım erkek keçiye Isparta’da ‘erkeç’ adı veriliyor ve bu gerçekten mükemmel bir yöresel yemeğe de kaynaklık ediyor. Yolunuz Isparta’ya düşerse denemenizi öneririm. Özellikle ağustos, eylül ve ekim aylarında..
Bu şimdi durduk yerde nereden aklıma geldi? Dün öğlen Hasan Bülent Kahraman, Mehmet Kök ve İsmet Berkan ile birlikte bir ‘çalışma yemeği’ yedik. Cumhurbaşkanlarımız İstanbul’a tatile geldiğinde bu ‘yaz dönemi çalışmaları için İstanbul’a geldi’ oluyor da, bizim öğlen yemeğimiz neden bir çalışma yemeği olarak değerlendirilmesin?
Hasan Bülent, Radikal’deki köşe yazılarından da takip edebildiğiniz gibi en olmadık zamanlarda en olmadık şeyleri hatırlıyor. Boğaz’ı seyrederken de aklına Japonya’nın ‘tanzimat’ı diye niteleyebileceğimiz Meiji Restorasyonu geldi. (Ne alaka ama?) Ve Mehmet Akif’in Japonlar üzerine yazdığı bir şiirden parçalar okudu. Aklımda kaldığı kadarıyla şiirinin bir yerinde şöyle diyor, Mehmet Akif Ersoy:
“Müslüman olmaları için sadece tevhid eksik, ahde vefa, sadakat, namus onlarda..”
O anda aklıma Tokyo’da Ginza’ya açılan sokaklardan birindeki bir lokantada yediğim Kobe Danası geldi.
Kobe Danası da bizim ‘erkeç’ler gibi yetiştiriliyor. Önce hadım ediliyor, sonra hiç kıpırdatılmadan, masajlar yapılarak bira mayasıyla besleniyor. Etinin renginin uçuk pembeliğini, yumuşaklığını ve lezzetini ne yazık ki anlatmama imkân yok.
Acaba bu Akif’in sözünü ettiği ‘geleneksel’ Türk-Japon benzerliği için bir ipucu olabilir mi? Bir gariban oğlağı bir yaşına kadar besledikten sonra hadım ederek iki yıl daha besleyip yemeyi ilk kim akıl etti? Bu nasıl bir insan? Aynı insanın Japonya’da bir ‘ikizi’ var ve on bin kilometre uzakta o da aynı işlemi bir gariban danaya uyguluyor.. Bir gece arka sokaklardan birinde onunla karşılaşsanız ne hissedersiniz? İçinizdeki kaçıp kurtulma isteğini nasıl yenersiniz? Kaçmazsanız başınıza neler gelebilir? Panter Emel o yıllarda yaşasaydı, insanlık tarihi bu lezzetlerin farkına varabilir miydi?
Acaba Japonya’da Güneşin Oğlu’nun ömür boyu iktidarda kalması ile bizim Ispartalının ömür boyu iktidarda kalma isteği aynı toplumsal iklimden mi besleniyor?
İşte size bir sürü soru.. Bu güzel cumartesi gününü bunlara yanıt arayarak geçirmek istiyorsanız, o da sizin bileceğiniz bir iş…