Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Hayatlarımızı ‘re-miks’ yapmak

Son yıllarda müzik dünyasında yayılan modanın farkında olmalısınız. Ben buna kısaca ‘re-miks akımı’ adını veriyorum. Belki müzik jargonunda buna başka bir şey deniliyordur, ama ben bilmiyorum.

Eskinin sevilen şarkıları, ‘tekno’ ritmiyle daha hızlı olarak icra ediliyor. On yıl önce dans pistlerinde romantik romantik sevgilinizle salınabileceğiniz bir şarkı bir de bakıyorsunuz ‘re-miks’ olmuş ve hızlı bir disko şarkısına dönüşmüş. Son zamanlarda çok tutulacağı belli olan şarkıların ‘re-miks’ini aynı albüm
içine koydukları da oluyor. Bunun sadece aynı şarkıyı biraz daha parlatıp bir tek şarkıdan iki kere para kazanmak amacıyla olmadığını da düşünüyorum. Evet, bunun da rolü var belki ama, sanıyorum tek sebep değil. Bunda giderek yaşamlarımızı daha hızlı yaşamak zorunda kalışımızın da rolü olmalı.
28 Ekim 1999 tarihli Radikal’de, Observer’da yayımlanmış bir makalenin çevirisi yer aldı. Amerikalı yazar James Gleick’in yeni kitabı ‘Faster’ adını taşıyor. Radikal’deki makalede ‘Acele etme hastalığı’ diye çevrilmiş; zaman kazanmak için insanların çağımızda küçük ayrıntılarla nasıl uğraştıklarını anlatıyor. Yazarın sözünü ettiği hastalığın belirtileri arasında her gün hepimizin otomatik olarak yaptığı şeyler de var. Örneğin asansör kapısının kendiliğinden kapanmasını beklemek yerine, kapatma düğmesine basmak gibi.. Yazar, terminalde uçak, otobüs vs. beklerken cep telefonuna sarılmanın da bir tepki olduğunu savunuyor. Çünkü çağımızda insanlar bir şey yapmadan geçirdikleri vakitlerde kendilerini ‘değersiz’ hissediyorlar ve bir şey yapmış olmak için telefonlara sarılıyorlar.
Gleick’in bu tespitinin hayatlarımızı ‘re-miks’ yapmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Yani romantik bir vals ritminde yaşadığımız hayatımız, insan ilişkilerindeki ve toplumsal yaşamdaki değişime paralel olarak ‘tekno’ ritmine dönüşüyor. Hızlanıyor.
Bunun yarattığı sonuçlar da var elbette. Daha hızlı yaşadığımız hayatımızda detaylar giderek önemini yitiriyor. Davulun güm güm vuran tokmağı, küçük notaları, eskiden tat aldığımız minik melodicikleri eziyor, egemenliği altına alıyor.
Kundera, Türkçede de yayımlanan (Can Yayınları, Çeviren: Özdemir İnce) ‘Yavaşlık’ isimli romanında “yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır” diyor. “Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer. Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.”
Acaba diyorum yaşadığımız toplumsal hayatın bize dayattığı ‘hatırlanmaya değer şeyler yapamama zorunluluğu’ mu bu hıza yol açan? Hatırlanmaya değer bir iş yapamadığımız için mi hızlanıyoruz, daha kolay unutabilmek amacıyla?..
Bir iki yıl kadar önce seyrettiğim bir reklam filmi üzerine bir yazı yazmıştım. Filmin sloganı şuydu: Hayatınız bir fim şeridi olduğunda, gördükleriniz hatırlanmaya değer olsun…
Ölümle karşılaşan insanların, o son birkaç mili saniyelik süre içinde hayatlarının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiği bilgisinden yola çıkılarak çekilmişti.
Sanıyorum reklam filminin önermesine, hayatlarımızı ‘re-miks’ yapmamayı başardığımız gün kavuşabileceğiz.. Küçük notaların da hayatımız için önemli olduğunu anladığımızda, onlardan vazgeçmemeye çalıştığımızda..