Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Kutsal Ganj'ın kıyısında

KALKÜTA – Ganj kıyısındaki Ramakrishna tapınağına gitmek için yola çıktığımda daha ortalık aydınlanmamıştı.

Bindiğim taksi demir bir köprüden geçti. Çok geçmeden Kalküta’nın kenar mahallelerinin ara sokaklarında, dev kamyonların arasında ezilmemek için sürekli korna çalarak yol almaya başladık.
Kalküta uyanıyordu. Parke taşlarla kaplı yolun toprak banketi park etmiş kamyonlar, çekçek arabaları, seyyar satıcı tezgâhlarınca işgal edilmişti. Kiminin altında, kiminin üstünde uyumakta olan insanlar gördüm. Yolun iki kenarına dizili işyerleri henüz açılmamıştı. Dükkânların sac kepenklerine asılmış bir parça bezin altına sığışmış aileler de vardı. Baba, anne, çocuklar, dedeler, büyükanneler. Koyun koyuna uyuyorlardı.
Uyananların ilk işi temizlikti. Üç beş adımda bir rastladığımız tulumbalardan akan suların altında ya da köşe başlarındaki küçük havuzcuklarda kafaları sabunlu, beli peştemallı erkekler vardı. Çamurun içinde, ne kadar temiz olduğu asla bilinemeyecek bir suyla banyo yapıyorlar, dişlerini fırçalıyorlar, bir yandan da birbirlerine su atarak şakalaşıyorlardı.
Bir genelevin önünde mor, eflatun, altın sarısı sarilere bürünmüş fahişeler saçlarını tarıyorlardı. Sokaklarda yaşayan öteki kadınların bu temizlik ve saç bakımı işlerini nasıl yaptıklarını merak ettim. Hindistan’da sokaklarda gezdiğim üç gün boyunca açıkta yıkanan, tuvalet yapan bir tek kadın görmediğimi fark ettim. Erkekler bütün işlerini sokakta herkesin içinde halledebiliyordu ama kadınlar için demek ki özel bir çözüm bulunmuş olmalıydı.
Bu kez de erkeklerin de neden bu olanaktan yararlanmayı düşünmedikleri aklıma takıldı.
Tapınağa vardığımda henüz ‘açılış saati’ gelmemişti. Çok büyük bir bahçeye açılan demir kapıdan içeriye doğru baktım. Turuncu sarilere sarınmış, saçlarını sıfır numara kazıtmış rahipler sabah temizliği yapıyorlar ve Krishna’ya sunmak üzere çiçek topluyorlardı. Saatin 6 olduğunu haber veren siren sesiyle birlikte tapınak bekçisinin ‘fotoğraf yasak’ tembihleri arasında kapıda bekleşen halkla birlikte içeri girdim. Ganj kıyısına pazar günü ilk ulaşan beş kişiden biri de bendim. Üç kadın, bir erkek Hintli ile birlikte merdivenlerden kutsal suya doğru ağır ağır indik. Onlar suya girmek üzere hazırlıklarını yaparken neredeyse hiç akmıyormuş izlenimi veren Ganj’ın çamurlu sularına elimi soktum. Çok geçmeden Ganj’a inen merdivenler doldu. Suya üç kere girip dualar edenler geldikleri gibi, aynı ıslak elbiselerle dönüş yoluna çıkmışlardı bile. Ama en hayret ettiğim şey misvakla nehir suyunda dişlerini temizlemeye çalışanlardı ki, eminim dişleri çamurlu Ganj suyundan daha temizdi.
Hindistan’a geldiğim ilk gün sabah ezanı okunurken gittiğim Delhi Mescit Camii’nde de aynı dehşet duygusunu yaşamıştım. Caminin kırmızı taşla kaplı avlusunun ortasında büyükçe bir havuz vardı. İçinde de yemyeşil bir su.. İlk önce bunun bir süs havuzu olduğunu düşünmüştüm, ama değilmiş. Sabah namazı için gelenlerin aptes almak üzere oraya yöneldiklerini görünce havuzun ne işe yaradığını anladım. Aynı havuz suyunun içinde ayaklarını, ellerini, yüzlerini yıkıyorlar, ağızlarını çalkalıyorlar ve apteslerini tamamlıyorlardı. Sanıyorum Hindistan deyince bundan sonra aklıma gelecek şeylerden birisi de Hintlilerin hangi dinden olurlarsa olsunlar bizden çok farklı hijyen ve temizlik anlayışları olacak.
Üç gün geçirdiği bir ülkeyi tanıdığını zannedecek avanak bir Batılı turist değilim. Değil ki Hindistan gibi koca bir kıtaya yayılmış, derin bir felsefe geliştirebilmiş, bir milyarlık dev bir ülkeyi tanımak mümkün olsun… Ama bu üç günün insana Hindistan’ı keşfetme arzusu verdiğini de itiraf etmeliyim. Bir yandan derin bir kültür, öte yandan inanılmaz bir etnik ve dini mozaiğin ürünü olan çok renklilik beni giderek içine doğru çekiyor. Acaba yarın İstanbul’a dönmek zorunda olmam bir şans mı? Yoksa gerçek bir evreni keşfetme şansımı, dönüş uçağına binerek geri mi tepeceğim? Bilemiyorum.
Bildiğim tek şey var: Görmeye tahammül etmekte zorlandığım sefalete rağmen Hindistan’a galiba bağlanıyorum. Bu tıpkı birçok kötü huyunun olduğunu bildiğiniz bir kadına bağlandığınızı hissetmek gibi..