Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Cumhurbaşkanı, Mozart ve İslamcıların iki yüzlülüğü

Cumhurbaşkanı, Mozart ve İslamcıların iki yüzlülüğü

İki yüzlülüklere şahit olan gençlerin “deizme” doğru kaymalarından kim sorumlu dersiniz?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Fazıl Say’ı dinlemeye gitmiş olmasının siyasal ve sosyal sonuçları ile ilgili herkesin kendi meşrebine göre bir görüşü var.
Bunları zaten biliyorsunuz.
Ama öte yandan bunun İslam’ın değişik yorumları açısından da bir anlamı olması gerekiyor.
Çünkü değişik İslam “alimlerinin” müzik ile ilgili görüşleri en hafif deyimle “yadırgayacağımız” görüşler.
Milliyet yazarı Melih Aşık, İTÜ’de bir grup öğrencinin “müzik haramdır” diye bildiri dağıtmasının ardından köşesinde bazı İslam “alimlerinin” konuyla ilgili görüşlerine yer vermişti. (12 Aralık 2017)
Ben de o vakit “sakla samanı, gelir zamanı” atasözünün gereğini yerine getirip, arşive koymuştum. Şimdi okuyacağınız “profesör” unvanlı İslam alimlerinin görüşlerini o yazıdan aktarıyorum:
Prof. Orhan Çeker: “Müzik için haram diyemeyiz ama helal de diyemeyiz. İçeriği uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir.”
Prof. Dr. Hamdi Döndüren: “Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkılar, çalgısız dahi olsa caiz değildir.”
Prof. Ekrem Buğra Ekinci: “Şarkı, ancak çalgı ve kadın sesi içermiyor, sözleri de dinen sakıncalı değilse dinlenebilir.”
Profesör Hayrettin Karaman: “Müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dahildir ve haramdır. Hükmün bazı istisnaları vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan tef.”
Dört büyük mezhep imamının bu konudaki görüşlerini de aktarayım:
Ebû Hanîfe, gınâyı (şarkı) mekruh görmüş ve günah saymış. Ebû Hanîfe’nin “mekruh” dediği şeylerin “harama yakın mekruh” olarak anlaşılması gerektiği belirtiliyor.
İmam Mâlik, gınânın hem icrasını, hem dinlenilmesini tasvip etmemiş. Hatta satın alınan bir câriyenin şarkıcı olduğunun anlaşılması durumunda, bunun iadeyi gerektiren bir ayıp sayılacağını belirtmiş.
Şâfiî, “Gınâ, bâtıla benzeyen mekruh bir eğlencedir. Bunu çok yapan sefih sayılır ve şahitliği reddedilir’ diyor.
Ahmed bin Hanbel de ‘Gınâ kalpte nifakı yeşertir, ben hoşlanmam’ diye cevap vermiş.
Şimdi bu bilgiler ışığında Cumhurbaşkanı’nın gidip Fazıl Say’ın konserini dinlemiş olmasından bazı İslamcı çevrelerin de çok hazzetmediklerini söyleyebiliriz.
Ama sesleri pek çıkmadı! Oysa sıradan bir insan, yılbaşında üç şarkı dinledi, iki mandalina yedi diye kıyametleri kopartabiliyorlar.
Bu tür iki yüzlülüklere şahit olan gençlerin “deizme” doğru kaymalarından kim sorumlu dersiniz?

Türban konusunda “bir şeyler oluyor!”

Baş örtüsünü çıkarmaya karar veren kadınların sosyal medya paylaşımları doğal olarak memleketimizin Siyasal İslamcılarını da Ortodoks Ulusalcılarını da gerdi.
Çünkü alıştıkları ezber bozuluyor. Bugün bu ezber bozulursa, Allah muhafaza yarın başka ezberler de bozulma sürecine girebilir, bence ondan endişe ediyorlar.
Arkadaşımız Gonca Tokyol’un, “Başörtüsü Mücadelesinin Değişen Yolculuğu” yazı dizisiyle meseleyi Türkiye gündemine getiren gazeteci Büşra Cebeci ile yaptığı söyleşiyi okumanızı öneririm.
Şu anda bu harekete katılmış kadın sayısının çok büyük olmadığını tahmin ediyorum.
Konda’nın “10 Yılda Ne Değişti” araştırmasında başını örten kadınların oranının yüzde 66’dan, yüzde 63’e gerilediği görünüyor.
Ancak şunun da altını çizmek gerekir ki bu fark, araştırmanın hata aralığının sınırları içinde olmasa bile hemen üzerinde.
Diyeceğim şu ki “kadınlar türbanlarını çıkarıyorlar” diye iddialı çıkarımlar yapmak için elimizde büyük bir veri yok.
Ancak siyasal İslamcıların, yalan haberlerle de desteklenen “panik ataklarına” bakacak olursak, “bir şeyler oluyor” diyebiliriz.
Türbanını çıkaran kadınların kurduğu bir platforma (yalnizyurumeyeceksin.com) katılımların ilginç olduğunu da söylemek gerek.
Belli ki kaynamakta olan bir oluşum var ve bütün toplumsal oluşumlar gibi önceden küçük habercilerini gönderiyor.
Elbette bu sadece genç kadınları kapsayan bir durum değildir.
Siyasal İslamcıların bugün Türkiye’de çizdikleri profile ve oluşturmaya çalıştıkları baskıcı topluma tepkinin genç kadınlar arasında su yüzüne çıkmasıdır.
Sanırım genç erkeklerde de bu tepki camiye gitmemek, belki vakit namazlarını aksatmaya başlamak şeklinde ortaya çıkıyordur.
Diyanet İşleri’nin de “deizm” konusunda hareketlendiğini unutmayalım.
Deyim yerindeyse bu teşkilatın sinir uçları, halkın içine kadar yayılıyor ve bu tür gelişmeleri önce onların hissedip, telaşlanmalarından “bir şeyler olduğu” sonucunu çıkarabiliriz.
Son derece bireyci davranmaya eğilimli bir kuşak çocukluktan çoktan çıktı. Bunun toplumlara yansıyan sonuçları mutlaka olacak.
Bu işi günlük ideolojik kavgalarınıza alet edip, genç insanların hayatlarını karartmayın diyeceğim ama bunun boşuna bir çağrı olduğunu bilecek kadar da “eski kuşak” oldum sayılır!

Adaylar lükse veda sözü versin

AKP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Mehmet Özhaseki, belediye başkanlarının korumalar, eskortlar ve lüks araçlarla dolaşmalarını eleştirdi.
“Bu neyin saltanatı” diye sordu.
Geçen gün de Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Abdullah Sevim belediye başkanlarının makam aracı saltanatlarına son verilmesi gerektiğini söyledi ve belediye başkan adaylarına çağrıda bulundu.
Özhaseki konuyu ilk gündeme getiren başkan adayı.
Bu durumda ilk taahhüdü de ondan alalım diyorum.
Bir açıklama yapmalı ve seçilirse lüks makam araçlarını, eskortları vs. kullanmayacağını, lüks araçları satıp elde edilen geliri belediye hizmetleri için harcayacağının sözünü vermeli.
O zaman yaptığı eleştiri yerli yerine oturur.
Aynı sözü CHP adayları Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’tan ve bütün büyükşehir belediye başkan adaylarından da bekliyorum.
Binali Bey’den ise hiç beklemiyorum, onu da belirtmiş olayım. O lükse çok alıştı çünkü!