İş Bankası Genel Müdürü’nün “enflasyonla mücadele programı işe yaramadı, savaş nedeniyle şartlar da değişti, programda revizyon gerekiyor” anlamındaki konuşmasından sonra gözler doğal olarak Saray’a döndü.
Bir süredir ekonomi politikasındaki başarısızlığın maliyetinin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in üzerine yıkılmak istendiği ile ilgili dedikodular da sürüp gidiyor.
Bu konuda AKP içinde Berat Albayrak kanadının da hafiften hareketlendiğini gösteren belirtiler de yok değil.
En son olarak öneki gün iktidar beslemesi bir gazete manşetinden yayınladığı haber görünümü verilmiş yorumda Şimşek’in programının çöktüğünü ilan ediyordu.
Bu tür yorumların Erdoğan’a rağmen yapılabilmesi mümkün değil.
Erdoğan’ın suratını biraz asması bile bu tür haberlerin yandaş medyada bıçakla kesilmiş gibi kesilmesine neden olur. Bunu biliyoruz.
İş Bankası Genel Müdürü gibi “haricîlerin” de sözleri nedeniyle Saray’dan bir tepki görmemiş olmasını da not edelim.
Bütün bunlar Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan’ın “sularının ısıtılmakta olduğunu” gösteriyor.
Reis, yol üzerinde uygun bir yer bulduğunda arabadan bu iki kişiyi indirecektir; bu artık belli oldu.
Ancak İş Bankası Genel Müdürü’nün işaret ettiği sorun, bu gerçekleştiğinde de çözülemeyecek.
Çünkü sorunun temeli esasen ortada “Şimşek’in programı” diye tanımlanabilecek bir ekonomik programın olmaması!
Ortada bir program yok, çünkü iktidarın gerçek sahibinin böyle bir programa tahammülü yok.
Şimşek’in göreve getirildiği ilk günden beri başı sonu belli bir ekonomik program ortaya konulmadı, palyatif önlemlerle gemi yüzdürülmeye çalışıldı.
Bu duruma “Erdoğan paradoksu” desek yeridir.
Hem neo – liberal ekonomi politikaları uygulamaya çalışmak hem de bunun gerektirdiği yapısal reformlardan kaçınmak diye tanımlayabileceğimiz bir durum bu.
“Yarı hamilelik” diye de tanımlayabiliriz, mümkün olamayacak bir durumu tanımlamak için.
Şimşek’in ezberindeki neo liberal bir ekonomik programı uygulayabilmek için her şeyden önce “emir dinlemeyen, emir verilemeyen” Merkez Bankası lazım.
Ekonomiye yön veren kurulların, ehil kişiler tarafından hükümetten bağımsız olarak yönetilmesi da bunun bir parçası.
Sıkı bir bütçe yönetimi ile israfın önlenmesi, gösteriş amaçlı harcamaların kesilmesi şart.
Ancak Erdoğan açısından bu yapısal reformlara onay vermek, bugün sahip olduğu tek adam yetkilerinin bir bölümünden vazgeçmek anlamına geliyor.
Bildiğimiz Erdoğan da bundan asla vazgeçemiyor, vazgeçemez.
Anayasa’nın altından girip, üstünden çıktıktan sonra, tam da bu tek adam yönetiminin tadını almışken “vazgeçtim, aldığım yetkileri iyi kullanamadım, ehil kişilere devredeceğim” diyebilmesi mümkün değil.
Türkiye ekonomisinin en temel yapısal sorunları çözülmeden öylece ortada durduğu için çok ihtiyaç duyulan dış kaynak da “güvenemediği, öngöremediği bir ülkeye” gelmiyor.
Suç işledikleri mahkeme kararıyla tespit edilmemiş kişilerin malına, mülküne savcılık kararıyla el koyup, bir de mahkeme sonucunu bile beklemeden TMSF marifetiyle yandaşlara satmak isterseniz bunu yapabilirsiniz elbette ama bunu gören yerlisi, yabancısı Türkiye’den, Türkiye’ye yatırım yapmaktan uzak durur.
Şimşek’in uyguladığı türden bir programın başarıya ulaşabilmesinin şartlarından biri “dış kaynağa kolay erişim”.
Bunun gerçekleşebilmesi için “öngörülebilir bir hukuk düzeni” gerekiyor.
Yabancı sermayenin, gideceği ülkede görmek isteyeceği tek şey budur: Öngörülebilir bir hukuk düzeni!
Türkiye’de böyle bir durum yok.
Hukuk, adamına göre işliyor. Kanun, ona başka, buna başka uygulanabiliyor.
Adalet sistemine T. C. vatandaşları bile güvenemiyorken yabancılar nasıl güvensin?
Halkın seçip iş başına getirdiği kişiler bile keyfi kararlarla görevden alınıp, hapse atılabiliyorken, yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesini bekleyen, boşa bekler.
Yabancı sermaye gelmeyeceği gibi yerli sermaye de yatırım yapmaz, bekler. Olanak bulursa da yurtdışına gider.
Nitekim 2025 yılında Türkiye’ye gelen yabancı sermaye 11, 2 milyar dolar iken, Türkiye’den dışarıya giden yatırım tutarı 29,7 milyar dolar oldu.
Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu üyesi Fuat Tosyalı bile son çelik yatırımını 2,5 milyar dolarla Cezayir’de yaptı.
Ekonominin bugünkü perişan halinin sorumluluğunu Mehmet Şimşek ve arkadaşlarının sırtına yıkmak elbette mümkün.
Kuşkusuz ki Erdoğan günün birinde çıkıp, “Şimşek ekonomiyi mahvetti, ben şimdi düzelteceğim” dese buna inanacak hayli kalabalık bir taraftar kitlesini de yanında bulabilir.
Ama bu kafayla ekonomi filan düzelmez.
Ekonomiyi düzeltmenin tek bir yolu var artık ve o yol da ekonomi programlarından filan önce hukuktan geçiyor: Öngörülebilir bir hukuk düzeni!
Ekonomiyi düzeltmek için yola çıkacak olanların işe Adliye’den başlamaları gerekiyor; kürekleri boşa çekmemek için!
———————————–
