Yaşım ilerledikçe çok değiştiğimi, giderek daha huysuz bir tip olduğumu söylüyorlar.
Bir kulağımdan giriyor, ötekinden çıkıp gidiyor, takmıyorum.
Aslına bakarsanız eskiden daha huysuzdum. Yani huylarım yoktu. Kimseyi yadırgamadığım, eleştirmediğim, olduğu gibi kabul ettiğim yıllardı.
Daha doğrusu, dünyayı tespih yapmıştım, sallıyordum.
Aradan geçen yıllar bana bazı huylar kazandırdı.
Sanırım onun için artık huysuzlandığımı söylüyorlar aslında huysuzlanmıyorum, tam tersine huylarımın sayısı artıyor.
Tuhaf bir durum bu. “Huysuz” olarak kategorize edilmem, huylarımın sayısının hızla arttığı döneme karşılık geliyor.
Biliyorum ki bugüne kadar yaşadığım kadar yaşayabilmem için mavi kar yağması, güneşin batıdan doğması, yağmur damlalarının içlerinin minik pembe filler ile dolu olduğu bir sağanak filan gibi acayip mucizeler gerekiyor.
Bazı yeni huylar edinmiş olmamın nedeni de sanırım bu; zamanımın daraldığını biliyorum.
Mesela artık kötü bir yemeği öldür Allah bana kimse yediremez.
Kötü bir yemek yiyerek, kaç tane kaldıklarını ben bilemesem bile artık belli bir sayıyı asla geçemeyecek olan öğünlerden birini boşa harcayamam.
Aynı şey kötü içki için de geçerli. “Kötü içkiye sıfır tolerans” çağındayım artık!
Tamam insan her zaman mükemmel olan ile karşılaşmaz ama “idare eder” kavramını sözlüğümden tamamen sildim.
Kimseyi ve hiçbir şeyi idare edemiyorum, idare etmek içimden gelmiyor.
Huylarımın sayısı da işte böyle böyle artıyor, bu benim kabahatim değil.
Oysa bizim memleket “idare et” memleketidir.
Hayatlarımızın kendi gözümüzde bile çok değeri olmadığını gösteren şeylerden biri de bu: İdare et!
Elindekiyle yetinmesini bil. Eldeki bir kuş, daldaki iki kuştan iyidir, cart curt.
Bu sözler o kadar çok tekrarlanıp durdu ki sonunda düşük standartlar ülkesi olduk.
Kişisel yaşamlarımızda da benzeri bir sonucu oldu, elimizdekiyle idare etmeye çalışırken ulaşabileceğimiz çok daha büyük mutlulukları hayal dahi edemez hale geldik.
Arada bir içimizde başını kaldırmaya niyetlenenlere de hep birlikte parmaklarımızı salladık: Kendine gel, idare et!
Ben artık idare etmiyorum, varsın huysuz desinler.
İdare etmenin alternatif maliyetinin daha iyi bir yaşam olduğunu bilecek yaşa geldim çünkü.
Artık başkalarını değil, kendimi “idare etmek” istiyorum.
Ne kadar uzun süreceğini bilmediğim gelecek ömrümde birilerinin de beni idare etmesinin zamanının geldiğini düşünüyorum.
Instagram ve TikTok’ta “Your Chubby Vintage Nana” (Eski tarz tombul büyükanneniz) diye maruf sosyal medya fenomeni Diana Shiffer’i takip etmediğinizi tahmin ediyorum; çünkü benim tanıdığım kimse tarafından takip edilmediğini fark ettim.
Kimsenin takip etmediği tipleri takip ediyor olmam da acaba bir başka tuhaflığım mı diye aklımdan geçirmedim de değil.
Paylaşımlarından birinde şunu söylüyordu: “Huysuzluk, düzeltilmesi gereken bir kusur değil en gerçek benliğinize geri dönmenizi sağlayan bir ipucudur.”
Bu konuda yalnız olmadığımı geçenlerde benden on yaş küçük olmakla birlikte artık yaşlandığını düşünmeye başladığı anlaşılan bir meslektaşımın yazısından öğrendim.
The New York Times’da sağlık ve bilim muhabiri Jansee Dunn, Texas A & M Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Rebecca Schlegel’in bir araştırmasını aktarıyor.
Schlegel, 19 – 67 yaş arasındaki katılımcılardan hayatı bir kitap gibi düşünmelerini ve her “bölümü” değerlendirmelerini istemiş.
Dr. Schlegel, deneklerin yaşları ilerledikçe kendi benliklerine daha çok yaklaştıklarını düşündüklerini yazıyor.
Mount Sinai Hastanesi’nde geriatri uzmanı ve “Dürüst Yaşlanma: Hayatın İkinci Yarısına Dair Bir İçeriden Bakış Rehberi” isimli bir kitabının yazarı Dr. Rosanne Leipzig’e göre, yaşlı insanlar kim olduklarına ve kim olmadıklarına daha net yanıtlar verebiliyorlar çünkü bunu düşünecek “çok zamanları olmuş”!
Aslına bakarsanız bu bir buzağının, büyüyünce inek olacağını tahmin etmek gibi sıradan bir tespit.
18 yaşında kim olduğunu, hayatın gerçeklerinin ne olduğunu filan düşünen gençlere de “garip” gözüyle bakmaz mıyız?
Bir Türk büyüğünün vaktiyle dediği gibi: Her şeyin, bir şeyi var!
İnsan hangi yaştaysa o yaşta gibi davranmalı.
15 yaşındayken ileride doğacak torunlarının geleceğinin ne olacağını düşünmek yerine, karşı apartmandaki sarı saçlı kızın evden çıkış saatlerini kaydederek, bunu “büyük planın” bir parçası olarak kullanmak daha akıllıca olmaz mı?
Yanıtlarınızı duyar gibiyim, bana ayrıca bildirmenize gerek yok.
Dr. Leipzig, yaş ilerledikçe insanın gerçek kendisine daha çok yaklaştığını söylüyor.
Buradan anlıyorum ki arkadaşlarıma huylarımın değiştiğini düşündüren şey aslında benim “gerçek kimliğime daha çok yaklaşıyor olmam”!
Dr. Leipzig’e göre, yaş ilerledikçe kim olduğunuz ve neye inandığınız konusunda daha rahat oluyormuşuz.
Öyle diyorlarsa öyledir deyip geçiyorum artık.
Ulrich Orth, Ruth Yasemin Erol ve Eva C. Luciano’nun Amerkan Psikoloji Derneği’nin sitesinden bulduğum araştırmaları, “olumsuz duygusallık” adı verilen ruh durumunun yetişkinliğin büyük bir bölümünde azaldığını ve yaşlılıkta düşük seviyede kaldığını gösteriyor.
Buna karşın yaşam memnuniyetinin genç ve orta yetişkinlikte istikrarlı olmasına karşın yaşlılıkta azalma eğiliminde olduğu da bir başka gerçek.
Acaba yaşlandıkça çevremizdekilere huysuz gibi görünmemizin nedeni yaşamdan aldığımız zevkteki azalma mı diye düşündüm, çözmekte zorlandığım istatistiki tablolara bakarken.
Jancee Dunn, makalesinde facebook’ta takip ettiği bir gruptan da söz ediyor: Sıkıcı Erkekler Kulübü!
Facebook hesabım yok, hiç olmadı da. Ama insanların böyle ortamlarda birbirleriyle iletişime girmek istemelerini de yadırgamıyorum.
Ancak şunu kabul edin ki “sıradan, günlük, alışılmış şeylerden” hoşlandığını söyleyen iki milyon üyeli bir kulübün varlığı da çok normal değil.
Aslına bakarsanız “sıradan, günlük, alışılmış şeylerden hoşlananları bir araya getireyim” diye yola çıktığınızda bunun adının “sıkıcı erkekler kulübü” olmasından daha doğal bir şey de yok.
Çok şükür ki o kategoriye girecek kadar tuhaflaşmadım diyeyim ve sıkılmayacağınız bir hafta sonu dileyeyim.
—————————-
