t24.com.tr

Makbul vatandaşlar ve halkın “öteki” kesimi

Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına yol açan iki iddiadan biri Türk Ceza Kanunu’nun 216. Maddesinin üçüncü fıkrasında tarif edilen “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçunu işlediği iddiası.

Bunu kaç bin kere yazdığımı artık hatırlamama imkân yok.

Madem savcılar bu suçun kolayca işlenebildiği konusunda bu kadar ısrarcı, ben de ısrarla soracağım.

Artık hukuk fakültesinin önünde ayakkabı boyayan çocuk bile biliyor ki bu suçun oluşması için “halkın bir bölümünün benimsediği dini değerlerin alenen aşağılanması” yetmez.

Bu fiilin “kamu barışını bozmaya uygun olması” gerekir ki 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilsin.

Mesela bir meydanda, herkesin önünde Kur’an – ı Kerim yakan bir kişinin eylemi, “kamu barışını bozmaya uygun” diye değerlendirilebilir.

Bu eylemin sonunda kimse ayaklanmamış olsa bile, böyle bir şeye zemin yaratabilecek bir provokasyon olarak değerlendirilip, cezalandırılabilir.

Her halde basit bir espri ile bu eylem aynı şekilde değerlendirilemiyor olmalı.

Göktaş’ın yüzlerce kez tekrarlanmış bir esprilerinin kamu barışını bozduğuna ya da böyle bir şeye yol açma ihtimalini yarattığına tanık oldunuz mu?

Olmadınız çünkü memleketin aklı başında dindarları, böyle esprilere sinirlenseler bile gidip kimsenin kapısına dayanmıyorlar.

Hadi diyelim ki savcı adı üzerinde iddia edecek; tutuklama kararı veren hâkim, savcıya bunu sorma gereğini nasıl duymuyor da tutuklama kararı verebiliyor?

Verebiliyor çünkü her şey dönüp dolaşıp, Recep Tayyip Erdoğan’ın bir daha seçilememe korkusuna dayanıyor.

Erdoğan’ın seçmenini birleştirme politikalarından biri de kültür savaşlarından medet ummak.

Bir avuç sosyal medya trolü ve onların işaretiyle harekete geçen Adliye’nin bir görevi de bu.

Normal şartlar altında dindar insanların ezici çoğunluğunun haberi bile olmayacak bir espriyi, sosyal medya köpürtmeleriyle “cezalandırılması gereken bir suç” haline getiriyorlar, sonrası Adliye’nin işi.

Böylece dindar insanlara “dinimiz güven altında” mesajı da iletilmiş oluyor ki gelecek seçimde pahalılıktı, ücret düşüklüğüydü gibi düşüncelere kapılıp, ona buna kanmasınlar, başkasının peşine takılmasınlar.

Bana sanki dindar insanlara, “göbeğini kaşıyan adam muamelesi yapıyorlar” gibi geliyor ama bu başka bir yazının konusu olsun.

Bunun yanı sıra kanunun bu maddesi, muhalif cezalandırmak için uygun bir araç olarak da görülüyor olmalı.

Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün raporlarından çıkardığım sonuçlar şöyle:

2021 yılında bu suçla ilgili aktif dosya sayısı 1132.

2022 yılında 1600 aktif dosya var.

2023 yılında önceki yıllardan devredilenlerle toplam dosya sayısı 2 bin 283. Sadece 2023 yılında 1076 yeni dosya açılmış.

2024 yılında 1561 yeni dosya var. Önceki yıllardan devredilenlerle birlikte dosya sayısı 3 bini bulmuş.

2025 yılından bugüne kadar da 2 bin 658 dosya görünüyor.

Bu suçlardan mahkûmiyet ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları ise açılan dosyaların yüzde 45’ine karşılık geliyor. Yarısından çoğu beraat etmiş.

Adli Sicil İstatistikleri gösteriyor ki son beş yılda “kamu barışına karşı suçlardaki” dikey artışın nedeni fiziki olaylardan daha çok internet ortamındaki etkileşimler.

Yani millet birbirinin boğazına sarılmamış ama troller internette yaygara koparmış ki Adliye harekete geçsin.

Adaletin troller marifetiyle muhalif kişi ve gruplara karşı bir silaha dönüşmesi de böyle gerçekleşiyor.

Aslına bakarsanız normal bir hukuk düzeninde tam tersinin olması gerekir.

Yani bu tür olaylarda soruşturulması gereken espriyi yapan, yazıyı yazan, karikatürü çizen, filmi çeken filan değil, bunları gerekçe yapıp milleti tahrik etmeye çalışan trol çeteleridir.

Son yıllarda “kamu barışını fiziki olarak bozan” tek olay LeMan Dergisi’nin birtakım kişiler tarafından kışkırtılan kalabalıklar tarafından basılması olayı oldu. Başka bir örnek yok.

O eylemde can kaybı olmadıysa bu şans eseri binanın o gün, o saatte boş almasından kaynaklanıyor.

Ancak “halkın belli bir kesimine karşı polis tarafından da korunan kişilerce kışkırtılan kitle” mala zarar verecek taşkın hareketlerde bulundu, cam çerçeve kırıldı.

Polisin bütün bu olay süresince gözaltına alıp, savcılığa sevk ettiği tek bir kişi var: Saldırganları engellemek isteyen barış akademisyeni Aslı Aydemir!

Ona da sürekli yeni suç uyduruluyor ki hapse bir girsin, bir daha çıkamasın.

Aslında sadece buna bakarak bile Emniyet ve Adliye’nin aslında “halkın bir kesimine karşı kin ve nefret içinde” olduğunu söyleyebilmek mümkün.

LeMan Dergisi’nde beş gün önce yayınlanmış ve o ana kadar da kimsenin dikkatini çekmemiş bir karikatürü gerekçe yapıp, bir gece vakti baskına gelenlerin eylemi “kamu güvenliği için açık tehdit” bile değildi, doğrudan kamu düzenini bozmuştu.

Ama Adliyemiz bu olayda kafasını ters tarafa çevirmeyi tercih etti, dedim ya; aslında “halkın bir kesimine karşı kin ve nefret içinde” olanlar rejimin “makbul vatandaşları”!

Onun için bir tür apartheid rejiminde yaşıyoruz.

Kanunlar bazı vatandaşları bağlıyor, bazıları başka hukuk kurallarına tabi, çoğu zaman da dokunulmazlıkları var.

——————————–