Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Güneşin altında yeni bir şey yok

Güneşin altında yeni bir şey yok

Saba Melikesi Belkıs, bugün Etiyopya ve Yemen’in bulunduğu bölgede hüküm sürdüğü rivayet edilen Saba Krallığı’nın hükümdarıydı.

Modern arkeoloji bilimi böyle bir medeniyetin varlığını henüz kanıtlamamış olmakla birlikte kutsal kitaplarda varlığından söz edilen bir ülke bu.

Kutsal kitaplarda varlığı bildirilen bir ülkeyi, nasıl olur da bulamazlar demeyiniz lütfen.

İnançları tartışabilecek durumda değiliz, arkeoloji biliminin temel varsayımlarını tartışmak da sizi bilmem ama beni aşar.

Kim bilir belki de arkeologlar buldular da bunu kendilerine saklıyorlardır!

İslam kültüründe Belkıs olarak adlandırılan Melike, kendi “memleketinde” Makeda adıyla bilinirmiş.

Habeşi lisanında “bu şekilde değil, böyle değil” anlamına gelen bir sözcük bu.

Bazı kaynaklarda Lilith ve Nikola olarak da isimlendiriliyor. Biz, Belkıs’ı tercih ediyoruz, bu konuda da bir polemiğe girmeye gerek yok sanırım.
Nasıl bir kişilik olduğunu tahmin etmek zor değil.
Çok zengin bir ülkenin tek hâkimi olan bir kadın!

O vakit estetik ameliyatlar da bilinmiyordu kuşkusuz ama onun da sahip olduğu onca zenginlikle kendisini güzelleştirecek bazı yöntemler kullanmış olabileceğini tahmin etmek zor değil.

Saçlarını palmiye yağıyla ovduğunu, sabahları keçi sütü banyosunda yarım saat geçirdiğini, her Salı akşamı yatmadan önce toz kakule ve toz tarçın ile bulamaç haline getirilmiş çiçek balından bir maskeyi yüzüne uyguladığını tahmin edebiliriz.

Bunları denemeye kalkmayın tabii, “olsa olsa” yöntemi kullanarak uydurdum.

Belkıs, büyük olasılıkla bugünün petrol zengini şeyhlerinin şımartılmış kızları gibi olmalı. Gününü aylaklıkla geçiren, müzik dinleyip, dans eden bir genç kadın!

Gerçi bu tanımlamada biraz oryantalist bir hava koktuğunu ve bunun beni rahatsız ettiğini de söylemeliyim.

Avrupalı gezginlerin de katkılarıyla Batı’da böyle gizemli bir “Doğulu kadın” imajı yaratılmış, biz de sanki Doğulu değil de Batılıymışız gibi bunları tekrarlayıp duruyoruz.

Belkıs, Rönesans’tan sonra beyaz tenli bir kadın olarak çizilmişse de yaşadığı ülkeyi ve genel olarak Afrika halklarının ten rengini dikkate alarak aslında hayli koyu bir tene sahip olduğunu söyleyebiliriz. Veteran manken Iman Abdülmecit gibi yani!

Beyazperdede önce Gina Lollobrigida tarafından canlandırılmıştı, hiç olmazsa esmer ve siyah saçlı güzel bir kadındı Gina.

Filmin daha sonraki çevriminde doğru yol bulundu, Belkıs’ı Halle Berry oynadı ki en azından rengin tutturulduğunu söyleyebiliriz, oyunculuk derseniz, eh işte!
Belkıs, zenginliğini ve ününü duyduğu Kral Solomon’u (Süleyman Peygamber olarak tanıyoruz) ziyarete gelmişti ve gelirken de yanında hediye olarak 4.5 ton altın getirmişti.

O günkü ulaşım olanaklarını ve ölçü birimlerini dikkate aldığınızda bu kadar altını nasıl taşıdı, taşımak için kaç katır ve deve gerekirdi, o develeri güdecek personelin iaşesi için kaç deve yükü yiyecek içecek taşınmalıydı gibi soruları sormayın lütfen.

Kutsal kitaplarda yazılanları tartışmamaya karar vermiştik, hatırlarsınız.

Tabii bir de Belkıs Hanım’ın o yolculuk sırasında konforunun sağlanması sorunu da var.

Konaklamalar için içi kuş tüyü yastıklar ve değerli halılarla doldurulacak dev bir çadır, nedimeleri ve uşakları için ayrı çadırlar filan.

Yanında 4,5 ton altın taşıyan bir kadını korumak için de küçük bir ordu gerekirdi. Onların iaşe ve ibatesi de ciddi bir aritmetik problemi olmalı.

Lafı uzattım, neresinden baksanız bugünün bir tümen askerine denk gelecek bir kalabalığın Etiyopya’dan kalkıp, Kudüs’e yolculuğunu gözünüzün önüne getirmeye çalışın.

Bunu yaparken kendi zenginliği ile Kral’ı etkilemek istediğini varsayabiliriz.

Ama “avlanan” kendisi oldu, Kral’ın bilgeliği ve zenginliği karşısında dili tutuldu ve âşık oldu.

Kral Hazreti Süleyman’ın 700 karısı ve 300 cariyesi olduğu rivayeti de var.

700 eşi ve 300 cariyesinin her biri, “bu akşam belki bana gelir” diye kuş sütü eksik olmayan bir sofra hazırlıyor ve bekliyorlarmış ki Hazret gelsin.

Bunun şöyle bir sonucu oluyormuş: Kral’ın uğramadığı 999 evde pişen yemekler, mezeler, tatlılar, yıkanıp sofraya konan meyveler filan fakirlerin karnını doyurmaya yarıyormuş.

Hazreti Süleyman, inanışa göre hayvanlara ve “üç harflilere” talimat verebiliyordu.

Mutfağında pişen hayvanlar ve kuşların Kral’ın mutfağına kendi istekleriyle koşarak girip, fırına atladıkları da bir başka rivayet.

Normal olarak bir erkeğin arzuladığı şeyler çoğunlukla gerçeklikten bağımsızdır. Benim 60 metrelik şahane bir yelkenli ile dünya turuna çıkma hayalim gibi!

Çocukken de çok hayal kurardım, rahmetli anneannem beni gerçek dünyaya döndürmek için çok çabalamıştı.
Kadınlar ise daha gerçekçidir, gerçek olan şeyler arasından istediği şeyin ne olduğunu keşfeder, ona yönelir.
Ama dedim ya “normal olandan” söz ediyoruz.

Bazen Yin ve Yang bir insanın içinde öyle bir bileşim yaratabilir ki zaten onlara “erkek gibi kadın” diyoruz! Erkekse de “bir genç kız kalbine sahip” tanımlaması, başka çağrışımlar yaratmaması açısından daha uygun!
Saba Melikesi’nin, develere altın yüklerini sararak, Kral Süleyman’ı etkilemek hayaliyle yola çıkması da buna benzer bir Yin ve Yang oyunu olmalı. Ama sonunda kadın olarak bulduğu gerçeğe âşık oldu.
Süleyman’ın gururunun da bu durumdan çok hoşnut olduğunu tahmin edebiliriz.

Bir kadının ilgisini çekmek, bir kadını kendisine âşık etmek hangi erkeğin hoşuna gitmez ki?

Zaten Süleyman Peygamber de kendisine aşırı güvenen Belkıs’ı şaşırtmak için, camdan köşkünün zeminini billur ile kaplatmış, altından su akıtıp, içine balıklar koymuştu.

Camdan köşke giren Belkıs bir suyun içinden geçeceğini zannederek eteklerini topladığında çevredekilerin gülüp gülmediklerini bilemiyoruz. Din kitapları, tanımı gereği bir editörün elinden geçmediği için bazı ayrıntılar doğal olarak ihmal edilebiliyor.
Kutsal metinler bu olay nedeniyle Belkıs’ın, Hazreti İbrahim geleneğine uygun olarak tek tanrının varlığını kabul ettiğini belirtiyor.

Ben böyle yazınca olay daha çok bir magazin haberine benzedi ama doğrusunu isterseniz günümüz dedikodu haberleri de üç aşağı beş yukarı aynı zeminde yapılan davranışlardan kaynaklanıyor.

Günümüz dünyasında da her şey aynı zeminde cereyan ediyor: Kadınları etkilemek isteyen erkekler ve beğendiği tek bir erkeği kendisine bağlamak isteyen kadınlar!

Bir erkek hayatta ne yapıyorsa, onu hep bir kadını etkilemek için yapıyor.

Belki camdan köşkler yapıp, zeminine billur döşetmek herkesin altından kalkabileceği bir şey değil ama biz fani ve sıradan erkeklerin küçük çabalarının işe yaramadığını da kimse iddia edemez.

Hazreti Süleyman taa o vakit söylemiş zaten: “Güneşin altında yeni bir şey yok!”

———————————-