Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bu işin siyasi sorumlusuna ne oldu?

ISPARTA’da 57 kişinin ölümü ile sonuçlanan uçak kazasında delillerin karartılması ile ilgili iddialar tartışılıyor.

Ortaya çıkıyor ki düşen uçağın karakutusundaki bilgileri yok eden kaza-kırım ekibinin başındaki kişi, Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldüğü helikopter kazasındaki karakutuda yer alan bilgileri yok ettiği gerekçesiyle tutuklu bulunan kişi imiş.
Kazada hayatını kaybedenlerin avukatları, Devlet Denetleme Kurulu’nun harekete geçmesini ve bu kazayı da incelemesini talep ediyorlar.
Böyle bir konuda, bir başka kazada bilgileri karartan kişinin, bu kazada da bilgileri karartıp karartmadığının açıklığa kavuşturulmasını istiyorlar.
Söz konusu kişinin bu konularda ehil bir kişi olmadığı da iddialar arasında.
Benim için hiç şaşırtıcı değil. Çünkü bir süredir, devlette belli makamlara gelmek, ehliyet ve bilgiyle değil, siyasi yakınlık ve tercihlerle mümkün olabiliyor.
Bu kişiyi o göreve atayan Sivil Havacılık Genel Müdürü de yine benzer bir siyasi tercih ile o makama atandı.
Onu oraya getiren de Ulaştırma Bakanı idi ve madem demokratik bir ülkede yaşıyoruz, yaptığı işlerden ve atamalarından da siyasi olarak sorumlu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Ama bizde böyle bir siyasi sorumluluk kavramı ne yazık ki yok.
Demokrasiyi yeterince içimize sindirmemiş olmamızdan mı kaynaklanıyor, yoksa bir kez iktidara gelenin oturduğu koltuğu çok sevip bırakmamasından mı kaynaklanıyor, bilmek zor.
Büyük olasılıkla ikisi de geçerli.
Aynı kişinin aslında hızlandırılmış tren kazasından sonra istifa etmesi gerekirdi ama etmedi. Bekledi, unutturdu ve dava da zamanaşımına girdi, ölen öldüğüyle kaldı, kimse cezasını çekmedi.
Bu kaza için de aynı şeyin hedeflendiğinden kuşku yok. Deliller karartılmış, suçlu bulunamıyor, dava da yakında zamanaşımına girer, unutur gideriz!

İyi ki akıllarına gelmemiş!

28 Şubat’ın yıldönümünde Türkiye geçmişiyle yüzleşme fırsatı buldu, iyi de oldu.
Demokrasi ve insan hakları kavramlarını sıkça hatırlamak her zaman yararlıdır.
Böyle konular konuşulup tartışıldıkça daha iyi anlaşılır, içselleştirilebilir.
Bu arada 28 Şubat “postmodern darbesinin” sorumlularını bulmak için soruşturma da başlatılmış. Bakalım gerçekten 28 Şubat mı soruşturulacak yoksa bu soruşturma da başka bazı soruşturmalar gibi hoşa gitmeyen ilgili ilgisiz herkesin toplanıp hapse tıkılması şeklinde mi cereyan edecek? Yakında öğreniriz.
28 Şubat döneminde yapılan “zulüm” ile ilgili olarak da birçok şey dinledik, okuduk.
Bunları okurken 28 Şubatçıların bazı konularda çok amatör kaldıklarını da düşündüm.
Mesela bir örgüt yaratıp, bir torba dava ile beğenmedikleri herkesi tutuklayabilirler, en az on sene sürecek davada herkesi hapiste tutabilirlerdi, yapmayı akıl edememişler.
Medyaya sızdırma haberler ve brifingler ile yön vermeye çabalamışlar, satmaya zorlamayı düşünememişler.
“Satın alınmayacak ürünler” listesi yapmışlar, akıllarına vergi cezaları ile şirketleri batırmak gelmemiş.
Şimdi düşünüyorum da iyi ki beceriksiz çıkmışlar, bunları akıl edememişler.

Hücrede bir yılı doldurdular

GAZETECİ Tuncay Özkan, 27 Eylül 2008, hapisteyken milletvekili seçilen gazeteci Mustafa Balbay ise 6 Mart 2009 tarihinden bu yana tutuklu olarak cezaevinde bulunuyorlar.
28 Şubat’ta da tecrit hücresine konulmalarının üzerinden bir yıl geçmiş oldu.
Dokuz adım uzunluğunda, beş adım genişliğinde bir hücrede tecrit edilmelerinin 28 Şubat’a denk gelmesi bir tesadüf müydü, yoksa “28 Şubat’ın intikamı” çerçevesinde düşünülmüş bir önlem miydi, bilebilmek de zor.
Bir yıldır tek başlarına bu hücrede yatıyorlar, kimseyi görebilmeleri, konuşabilmeleri de mümkün değil.
Uzayan tutukluluk sürelerinin cezaya dönüşmesinin dışında bir de hücre cezası çekiyorlar.
Tuncay Özkan’ın ciddi sağlık sorunları bulunduğunu avukatı açıkladı. Ellerinde ve ayaklarında sararmalar olduğunu, yapılan testlere rağmen teşhis konulamadığını bildiriyor.Nörolojik bir hastalıktan kuşkulanılıyor ama bir üniversite hastanesine de sevk edilebilmiş değil.
Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamadıklarının tek örneği Tuncay Özkan değil elbette. Vatan muhabiri Çağdaş Ulus’un da hastaneye sevki ancak gazetelerde bu konu yazılınca mümkün olabilmişti.
Bunlar duyup işitebildiklerimiz.
Tutuklu ve hükümlülerin hastaneye sevkleri konusu bir sorun olarak duruyor ve kimse bunu çözmek konusunda kılını kıpırdatmıyor.
Unutmayalım ki ceza ve tutukevlerinde bulunan kişilerin can güvenliklerinden ve sağlıklarından sorumlu olan doğrudan doğruya devlettir. Devlet, görevini yerine getirmek zorundadır.