Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Bu serpuşun adı şapkadır!

DÜNYA Kadınlar Günü oturumunu izlemek için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelen “şapkalı” kadınların salona alınmamaları önemli bir göstergedir diye düşünüyorum.

Yanlış anlaşılmasın, önemli bir göstergedir derken, “türbanlı kadınların” salona alınmasından hareket ederek “laiklik-Atatürkçülük” tartışmasına girmek değil niyetim.

Bu bize bir tek şeyi gösteriyor: Kadınların kapalı yerlerde de şapkalarını çıkarmayacaklarıyla ilgili “adabı muaşeret kurallarından” habersiz olmamız!

Çocukluğumda bunları okulda öğrenmiştim, neredeyse tanıdığım herkesin evinde de “adabı muaşereti” (birlikte yaşama terbiyesi, görgü kuralları) anlatan bir kitap vardı.

Türkiye, köylüleştikçe bunları unuttu.

Bu köylüleşme nedeniyledir ki türbanlı kadınları salona almakta bir sakınca görmeyerek doğru yapan görevliler, şapkalı kadınları karşılarında görünce ne yapacaklarını şaşırdılar.

Sadece onlar değil, TBMM’de bu işe müdahale durumunda bulunan yetkililer de şaşırdı.

Başkan Bülent Arınç bile konunun güvenlikle ilgili olabileceğini söyleyebildi.

Bunun nasıl bir gerileme olduğunu gösteren bir ilan dün Hürriyet’in 5. sayfasında yayımlandı.

Ülker’in Dünya Kadınlar Günü nedeniyle verdiği bir ilan bu. 1957 yılında Ülker’in Topkapı’daki bisküvi fabrikasında çekilmiş.

Beyaz önlüklü bir işçi kız görülüyor fotoğrafta. Başı açık ve önlüğünün altındaki eteği dizlerinin üzerinde!

Bugün kaç fabrikada böyle bir fotoğraf çekilebilir?

Yine dün Onur Havayolları, kadın yolcularına çiçek armağan etmiş. Yolculardan 70 yaşındaki bir hanım, “Hayatımda ilk defa böyle bir hediye alıyorum” diyerek gözyaşlarını tutamamış.

Türkiye böyle bir ülke oldu işte.

İslam adına dayatılan bedevi kültürü, her şeyi kendisine esir etti.

Bir hazırlık maçı kadar önemli değil miydi?

DOĞU Perinçek’in “Ermeni soykırımı iddiaları bir emperyalist oyunudur” sözleri nedeniyle yargılandığı İsviçre’de önceki gün yayımlanan Le Matin Gazetesi şöyle yazdı: “Beklendiği kadar dayanışmacı gelmedi. 400 civarındaki dayanışmacı olay çıkarmadan, mahkeme dışında ellerindeki bayraklarla Perinçek’e destek verdi.”

Bu, birleşerek bir güç oluşturma ve ortak sorunlar üzerinde etkili olmak konusunda ne kadar zayıf olduğumuzu gösteriyor. Yurtdışında futbol takımlarımızın, köy takımlarıyla, açık sahalarda yaptıkları sıradan hazırlık maçlarına bile Avrupa’nın dört bir yanından Türkler gelirler.

Sayıları da hiçbir zaman üç-dört binin altında değildir.

Türkiye’den böyle bir eylem için İsviçre’ye gitmenin güçlükleri ortada: Yüksek maliyet, vize sorunları vs.

Ama İsviçre ve civar ülkelerden o protestoya katılabileceklerin sayısı 400 mü olmalıydı?

Bu eylem, sıradan bir futbol maçı kadar bile önemli değil miydi?

Yoksa “dar grupçuluk” diye tanımlayabileceğim her zamanki hastalığımız mı nüksetti?

Bir teşekkür yazısı

ÖNCEKİ gece bir “rock konserine” gittim.Rock müziğini severim ama bir tek şartla: Müzik setinin volümünü kendi keyfime göre ayarlama olanağım varsa! Konserlerde insanın böyle bir şansı olmuyor tabii. Sözünü ettiğim konser, Blue Jean Dergisi’nin 20. yaş günü nedeniyle düzenlenmişti.

Konserin yapıldığı Balans’a girerken, “saçı sakalı ağarmış bir adamın burada ne işi var” bakışlarına maruz kaldım. O konsere gecenin bir vakti gitmemin nedeni, Blue Jean’i ilk yayımlayan Genel Yayın Yönetmeni olmamdı. 20 yıl önce tek kanallı televizyon ve radyodan Batı müziğini takip etmeye çalışan gençler için çıkarmıştım Blue Jean’i.

Türkiye’de o yıllarda pek bilinmeyen “video klip” tarzıyla hazırladığımız sayfalarıyla Blue Jean gerçek bir olay olmuştu. Kadim dostum İzzet Öz’ün hazırladığı televizyon reklamı bile o yıllarda gençlerin seyretmek için ekran başında bekledikleri bir görsel şölendi.

Şimdi iş güç sahibi insanlarla karşılaştığımda çok büyük bölümünün o vakitler Blue Jean okuyucusu olduklarını söylemeleri, meslek yaşamımın güzel bir ödülü oluyor benim için.

Ve bunun kadar önemlisi, Blue Jean’in bir “gazetecilik okulu” görevini görmesiydi.

İlk sayıyı hazırlarken İstanbul İletişim Fakültesi’nin ikinci sınıfında olan çalışanları, şimdi Türk basınında önemli görevlerdeler.

Yeşim Denizel, Radikal’in yazı işleri müdürlüğünden sonra şimdi Doğan Burda Dergi’nin Genel Yayın Koordinatörü. Hande Özcan ve Betül Kabahasanoğlu, Posta’nın yazı işlerini yönetiyorlar.

Benden sonra Blue Jean’i yöneten gazeteciler, işlerini o kadar iyi yaptılar ki, internetin çıktığı, sayısız müzik kanalının ve radyonun yayında olduğu, yeni çıkan albümlerin anında piyasaya sunulduğu bir ülkede, her şeyden hemen sıkılan gençlere yönelik bir dergiyi 20 yıl ayakta tutabildiler. Bu yazıyı da kendime pay çıkarmak için değil, başta bugünkü yöneticileri Tolga Akyıldız ve Kutlu Özmakinacı olmak üzere tüm eski-yeni çalışanlarına teşekkür etmek için yazdım.