Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Başka sentezlerin insanlarıyız!

“KÜRT” diye bir etnik kimlik olmadığını “öğrendiğimde” yedek subay okulundaydım, 12 Eylül yeni olmuştu.

Bir yüzbaşı, bir konferans verdi ve orada “Kürt diye bir millet yoktur, onlar Dağ Türkleridir, karda yürürken kart kurt diye ses çıkardıkları için zamanla böyle anılır olmuşlardır” diye anlattı.
Bunu kulaklarımla duymamış olsaydım ve birisi bana bunu aktarmış olsaydı, abarttığını düşünürdüm ama aynen böyle dedi!
Yarım yüzyılı geride bıraktım, ikinci yüzyıldan hızla yıllar alıyorum artık yeni bir şey daha öğrendim ki “Türk” diye de bir şey yokmuş!
Prof. Dr. Yasin Aktay diyor ki “Türk dediğin bir sentezdir zaten. Türk diye bir ırk yok”!
Şaşırdım doğal olarak. Bugüne kadar karşılaştığım yabancılar “nereli” olduğumu sorduklarında “Türk’üm” diyordum, demek ki yalan söylüyormuşum. Bundan sonra sorarlarsa ne yanıt vereceğimi biliyorum artık: “Ben bir sentezim”!
Arkadaşım Fabrizio da kendisini İtalyan zannediyor mesela. Ona da diyeceğim ki “Hayır, sen olsan olsan bir sentez olabilirsin ancak”.
Çünkü Prof. Dr. Atay diyor ki: “İnsanın 3–4–5–6 nesil öncesine baktığın zaman, şimdi kendini zannettiğinden çok farklı çıkıyor insanlar.”
Tabii aslında Fransızların, İtalyanların, Almanların filan işleri daha kolay!
Onlar kilise kayıtlarından nesillerce geriye doğru gidebilirler ve “sentez mi orijinal mi olduklarını” öğrenebilirler.
Bizim memlekette maalesef böyle bir şansımız pek yok.
İngiltere’de yayımlanan bir “aile ağacı” dergisi vardı, okuyanlar kendi aile ağaçlarını nasıl yapabileceklerini, soylarını nasıl araştırabileceklerini öğreniyorlardı. O dergiyi burada da yayınlamak istedim, arkadaşlar araştırdılar, böyle çok gerilere giden kayıtlara ulaşabilmek neredeyse mümkün değil ülkemizde.
Prof. Dr. Atay’ın, AKP politikalarını haklı çıkarmak için geliştirdiği bu tahlil yöntemiyle önemli bir sorunumuz da çözülmüş oluyor aslında.
Hatırlarsınız Kürt meselesinin çözümü tartışmaları sırasında bazı arkadaşlar “Kürt meselesini çözerken bir Türk meselesi yaratmayalım” endişesini dile getiren yazılar yazmışlardı.
Böylece bu meselemiz de geride kalıyor, “sentez” çözümü işleri kolaylaştırıyor.
Bundan sonraki adım da sanırım “Türk olmanın yasaklanması” olacaktır ki bu bizim “yasakçı demokratik geleneğimize” çok daha uyuyor!

Valilik emriyle sıkıyönetim

SONUNDA bu da oldu ve Muğla Valiliği, Başbakan’ın Muğla’ya yapacağı geziyi gerekçe göstererek “önleyici yasaklar” uygulamasına geçti.
Valilik açıklamasında yasaklama gerekçesi her yasakta olduğu gibi “milli güvenlik, kamu düzeni ve suç işlenmesinin önlenmesi” olarak gösteriliyordu. Yasak ile “başkalarının hak ve özgürlükleri de koruma altına alınacakmış”.
Böylece Türkiye, valilik eliyle sıkıyönetim uygulaması dönemine de girmiş oluyor, ileri demokrasimize hayırlı ve uğurlu olsun.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihatları, ülkemizde de geçerli hukuk kurallarıdır ve demokratik bir toplumda insan haklarını güvence altına alır.
Buna göre barışçı protesto gösterileri için izin alınmasına dahi gerek yoktur.
Devletin görevi bu gösterilerin barış içinde gerçekleşmesini sağlayacak önlemleri almaktan ibarettir, hepsi o kadar.
12 Eylül mirası İller İdaresi ve Toplantı Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun antidemokratik hükümleri, AİHS ve AİHM’nin çerçevesini çizdiği özgürlükleri kısıtlamak için kullanılamaz.
Böyle bir şey ancak faşist–otoriter rejimlerde mümkün olabilir, bir
demokraside değil.

Günah işlemeye karşı önlem

BAŞBAKAN gelecek diye Muğla’da bir epilasyon firmasının afişinde yer alan kadın fotoğrafının bacakları kapatılmış.
Geçenlerde de Başbakan’ın açılışını yapacağı bir alışveriş merkezindeki kadın iç çamaşırları satan mağazanın kepenkleri kapatılmıştı.
Belli ki bazı işgüzarlar Başbakan’ı günaha girmekten korumaya çalışıyorlar!
Neden acaba? Kendileri böyle bir görüntüyle karşılaştıklarında, iradelerine hâkim olamayıp günah sayılacak şeyler hayal ettikleri
için mi?

Not: Yurtdışında bir toplantıda olacağım için yarın yazımı yazamayacağım. Perşembe günü bu köşede yine buluşacağız.