Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Deniz Feneri davasını unutmayalım

İNSAN hafızası, unutkanlık ile malul. Bunu en iyi bilenler, meselelerin üzerini örtmek için zamanın geçmesini bekleyenlerdir.

Ama gazetecilikte “fikri takip” denilen şey de zaten bunun için var. Onun için epeydir unuttuğumuz Deniz Feneri e.V. davasını yeniden hatırlatmak istiyorum.
Almanya’da Deniz Feneri davası 1 Eylül 2008 tarihinde görülmeye başlandı. Bağış olarak toplanan 41 milyon Euro’nun 18 milyonunun “iç edilmesi” ile ilgili dava iki haftadan biraz uzun sürdü ve sanıklar değişik cezalar aldılar.

Almanya daha sonra kamuoyunda “İkinci Deniz Feneri Davası” olarak bilinen bir dava daha açtı, RTÜK’ün eski başkanının ve Kanal 7’nin sahibinin de bu süreçte yargılanacağını biliyoruz.

Bağış toplama görüntüsü altında dolandırılanlar Almanya’da yaşıyor olsalar da Türk vatandaşıydılar, dolandırıcılar da Türk’tü. Suçun, sonuçlandığı yer, yani dolandırılan paranın akıtıldığı yer de cennet vatanımız!

Duruşmalarda sanıklardan biri, bütün işlerin başında, Türkiye’deki Kanal 7 yöneticileri Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik ve Harun Kapuyoldaş’ın olduğunu öne sürmüştü. Eski RTÜK Başkanı Zahit Akman’ın da RTÜK Başkanlığı’na geldikten sonra Almanya’daki şirketlerde olan hisselerini resmen devrettiğini ancak fiilen ortaklığının devam ettiğini, zaman zaman da kuryelik yaptığını söyledi.

Haliyle Ankara’da da bir soruşturma açıldı. Aramalar yapıldı, bazı kişilerin tanık olarak ifadeleri alındı, bazı kişilerin mal varlıklarına tedbir konuldu.

Soruşturma Ankara’da olması gerektiği gibi büyük bir gizlilik içinde sürdürülüyor. Bazı kişileri peşin suçlu ilan etmeye yarayacak ifadelerin basına sızdırılması olaylarına da rastlamadık. Soruşturma savcılarını bu nedenle kutluyorum.

Ama artık bu kadar soruşturmadan sonra bir dava açılmasını da sabırsızlıkla beklediğimi söyleyeyim. Biz burada davayı açana kadar, Almanlar neredeyse ikinci davayı bitirecekler, mahcup olacağız!

BDP’ye bir önerim var

“KÜRT Dilinde Eğitim Hareketi”nin topladığı dört bin imzanın Batman İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne tesliminden sonra bir konuşma yapan BDP Grup Başkanvekili Bengi Yıldız’ın “Özerk Kürdistan’da Türkçe ikinci dil olacak” dediğini gazetelerde okudum.

Yıldız, “Türkiye’nin genelinde resmi dil elbette Türkçe olacak ama bize göre Türkiye’nin her yerinde ikinci dil olarak Kürtçenin de öğretilmesi lazım” dedi.
Bengi Yıldız’ın sözleri eminim birçok kişinin hop oturup hop kalkmasına yol açmıştır.

Bazı çevrelerde bunun bir tür bezirgân gibi, “Pazarlığa eli yükselterek başlamak” olarak değerlendirildiğine de kuşkum yok.

Ama aslında doğru bir şey söylüyor.

Eğer, günün birinde Türkiye’de, Kürtler ve Türkler bir arada yaşayacaklarsa ve Kürtçe eğitim de gerçekleşecekse olması gereken budur zaten.

Yoksa aynı ülkede yaşayıp, aynı ülkenin vatandaşı olup, birbirini anlamayan insanlara dönüşürüz ki bu “bölünmenin” ilk adımıdır zaten.

Zaten Bengi Yıldız’ın sözlerinin de bu konudaki eleştirilere bir yanıt hazırlığı olarak söylendiğini düşünüyorum.

Onun için o kadar samimi ve üzerinde düşünülerek söylendiğini de zannetmiyorum.

Öyle olsaydı, anadili Arapça olan ve Bengi Yıldız’ın tarif ettiği “özerk Kürdistan’da” yaşayan birçok vatandaşımız da var.

Onlarla hangi dilden anlaşacağız? Onların anadillerini öğrenme ve hatta BDP’lilerin savunduğu gibi anadillerinde eğitim görme haklarını yok mu sayacağız?

Velhasıl bu mesele öyle ayaküstü konuşulup “pratik” çözümler bulunarak halledilemeyecek kadar derin.

BDP’lilere önerim, Kürtler için yararlı bir iş yapmayı gerçekten istiyorlarsa sorunun çözümüne en zorundan değil, en basitinden başlamalarıdır.

PKK’ya silah bıraktırmak ile başlayabilirler mesela!

Bunların hiçbiri ‘yeni bilgi’ değil

Eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in ölümüne neden olan uçak kazası ile ilgili raporu hazırlayan emekli albay, raporunun sonradan değiştirildiğini ve “idare kusurunun” emir ile düşürüldüğünü anlatmıştı.

Dünkü Sabah’ta şöyle bir başlık görünce heyecanlandım: “Emekli Albay, Eşref Bitlis kazasındaki ilk raporları açıklıyor!”

Haber, bende hayal kırıklığı yarattı.

“Yeni bilgi” diye aktarılan şeyler, kazadan hemen sonra gazetelere yansıyanlardan farklı değildi.

Uçağın kanatlarında bulunan buz çözücülerin çalışmadığı, pilotların hava şartlarının kötülüğünü belirtmelerine rağmen uçuşta ısrar edildiği, kar yağışına rağmen uçağa de-icing işlemi yapılmadığı gibi detaylar.

Bunlar o tarihte Sabah dahil, her gazetede yayımlanan bilgilerdi ve o vakit de yalanlanmış değildi.

Şimdi bunların “yeni bilgi” olarak sunulmasındaki amacı anlamak zor!

“Yeni bilgi”, kazaya yol açan bu nedenlerin bir “sabotaj” amacıyla gerçekleştiğini bize gösteriyor olmalı.

Sabah’ın “emekli albayı” her kimse, gerçekten bildiği bir şey varsa onu söylemeli.

Bugüne kadar neden susmuş olduğu anlaşılabilir bir durum. Korkmuş olabilir, tehdit altında olabilir vs.

Ama artık ortaya çıktığına göre bildiği neyse onu söylemeli ve bu spekülasyonlara bir son vermeli.