Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Ha Ali Veli, ha Veli Ali

BUGÜN Hürriyet’in manşetinde yer alan haber, uzun süredir merakla beklenen bir sorunun yanıtını taşıyor.

Buna göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanlığı seçimi için aday olmayacak.

Birçok kişi bu habere sevinecektir, buna eminim.

Ancak Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı Beşir Atalay’ın da ondan çok farklı bir cumhurbaşkanı profili çizmeyeceğine emin olabilirsiniz.

Atalay, dünya görüşü, geçmişteki eylem ve düşünceleriyle Erdoğan’dan hiçbir farkı olmayan bir siyasetçi!

Belki Erdoğan kadar uzlaşmaz bir karaktere sahip değil, ancak geçmişte “irticai faaliyetler” nedeniyle sık sık gündeme gelen bir isim.

Rejimin geleceği açısından seçilecek cumhurbaşkanının her kesimden insanı kucaklayabilecek bir kişi olması gerekiyordu.

“Patron”un her dediğini emir telakki edip yerine getirecek bir kişi cumhurbaşkanı olmamalıydı.

Bu sözlerim sadece Beşir Atalay’ın şahsıyla ilgili değil.

Cumhurbaşkanının, muhalefetle uzlaşmayla seçilmediği ve AKP Meclis çoğunluğunun bir dayatması olarak ortaya çıktığı her durum için geçerlidir.

Ve bu tablonun tek sorumlusu da Erdoğan değildir. Anamuhalefet partisi liderinin, politikayı Ankara’daki ayak oyunlarından ibaret sanmasının da bir sonucudur.

Demokrasi, laik düzenin teminatıdır

SON günlerde bazı köşe yazarlarının dile getirdiği bir tartışma var: Cumhuriyetçi misiniz, yoksa demokrat mı?

Sap ile samanın birbirine karıştırıldığı çok tartışmaya tanık olmuşluğum var ama doğrusunu isterseniz bu kadar saçmasını da hiç duymamıştım.

Bu yazarlara göre eğer “laik cumhuriyet” tehlikedeyse, “demokrasiden” vazgeçilebilirmiş!

Benzeri görüşler hafta sonunda yapılan bir panelde de dile getirilmiş. Okurken insan gözlerine inanamıyor: “27 Mayıs’taki gibi ordu-millet el ele versin” diyenler mi ararsınız, “sandıktan her zaman doğru kişi çıkmıyor” gerekçesini öne sürenler mi?

Önce şunu herkesin kafasına iyice sokması gerek: Türkiye’de laik düzenin teminatı, işleyiş tarzından her zaman mutlu olmasak ve bazen yetersiz bulsak bile bir demokrasinin varlığıdır.

Bu demokrasinin varlığı sayesinde, laik rejimi ortadan kaldırmak isteyenlerin karşısına çıkabiliyor, sesimizi yükseltebiliyoruz.

Demokratik rejimler, elbette demokrasinin sağladığı olanaklardan yararlanarak rejimi yıkmak isteyenlere karşı mücadele ederler, ancak bu her zaman hukuk yolu içinde kalınarak yapılır.

Anayasamızın, Türkiye’nin “laik, demokratik bir hukuk devleti” olduğunu önermesinin nedeni de budur.

Ve daha da önemlisi, demokratik sistemin işleyişi sırasında karşılaşılabilecek sorunların çözümü de yine demokrasinin içindedir.

Başka bir yol aramaya gerek yoktur.

Dilerim ki lafta kalmaz

ÖNCEKİ hafta sonu Bodrum’da genç bir işadamıyla sohbet ediyordum.

Babası bölgenin en büyük mandalina üreticilerinden birisiydi. Dedesi ve onun babası da mandalina yetiştirirlermiş.

Babasının, yıllarca tek tek eliyle diktiği mandalina bahçelerini ayakta tutmakta zorlandığını anlattı.

Mandalina satışının gelirleri ile üretim süreci boyunca yapılan harcamalar, birbirini karşılamaktan çok uzakmış.

“Bir gün gelecek herkes bahçesini sökecek, Bodrum’un yeşilliğine de böylece veda edeceğiz” dedi.

Tarım Bakanı Mehdi Eker’in açıkladığı yeni tarım politikasıyla ilgili haberleri görünce, eliyle diktiği ağaçları sökerken içi kan ağlayan o yaşlı insan geldi gözümün önüne.

Benzeri tabloların Türkiye’nin dört bir yanında yaşandığını tahmin etmek de zor değil.

Çünkü uzunca bir süredir Türkiye, tarımını ve köylüsünü unuttu.

Bir yandan artan üretim maliyetleri, diğer yandan IMF programının zorlamasıyla bir kenara itilen tarımsal destek politikaları ve miras nedeniyle giderek parçalanıp küçülen tarım arazileri gibi faktörler, Türkiye’de köylünün giderek fakirleşmesine neden oldu.

Sadece geçtiğimiz yıl 1.5 milyon insan, tarımdaki işini kaybetti ve kentlere göçtü.

Bu açıdan Tarım Bakanı’nın açıklamaları, insanın kulağına hoş geliyor.

Umarım bu da daha önce defalarca açıklanan tarımsal reform paketleri gibi bir kenarda unutulmaz.