Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Ne yapıldığı kadar ‘nasıl yapıldığı’ da önemli!

HÜKÜMETİN “hınk deyicisi” durumundaki köşe yazarlarına bakıyorum, en çok Anayasa değişikliğinin “uzlaşma içinde” yapılmasını önerenlere sinirleniyorlar.

Bence bunun temel nedeni, aslında kendilerinin de bunun gerektiğini biliyor olmaları.
Biliyorlar, ama söyleyemiyorlar ve bu nedenle de hınçlarını bunu söyleyenlerden çıkarmaya çalışıyorlar.
Zor bir durum yani! Allah şifa versin diyeceğim ama seçtikleri yolda şifa bulmalarına olanak yok.
Bugün sizlere Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Ayşen Candaş’ın bir makalesinden söz edeceğim. Bu makalenin bir özeti Radikal 2’de de yayımlandı. Acaba tam metnini yayımlayacak bir yayın bulunur mu, bilemiyorum.
Makale, “Anayasanın ‘Nasıl’ Yapıldığı İçeriğini Etkiler mi? – Anayasa Yazma Süreçlerinin Dünyadaki Örnekleriyle Son 25 Yılda Edindirdiği Bulgular” başlığını taşıyor.
Başlığından da anlaşılacağı gibi son 25 yılda bu işi yapan ülkelerin nasıl yaptıklarını anlatıyor.
Candaş şöyle diyor: “Anayasaların sadece ve sadece nasıl yapıldığı bile, çeşitli kesimlerin haklarının ve özgürlüklerinin güvence altına alınması sonucunu ciddi ölçüde sağlama alabilir, ya da aksine, bu sonucu daha baştan imkânsız hale getirebilir.”
Candaş, değişik ülkelerde yeni anayasa yapma süreçlerine halkın, sivil toplum örgütleri ve kurucu meclisler aracılığıyla nasıl katıldığını anlatıyor.
Gerçekten öğretici ve yararlı bir makale, Başbakan’ın “okuma” eylemi için vakti yok biliyoruz, bir cesaret sahibi danışman, Başbakan’ı sinirlendireceğini bile bile bunu kendisine özetleyip anlatsa ne kadar iyi olurdu.
Makalenin temel sonucu şu: Son 25 yılda anayasa yapan ülkelerde, eğer halkın bu sürece katılımı sağlandıysa kurulan sistem işliyor. Eğer anayasa tepeden inmeci “Ben yaptım oldu” yöntemiyle yapılırsa o sistem tıkanıyor, bir süre sonra işlemez hale geliyor.
Bu nedenle de bir anayasanın ne içerdiği kadar, “nasıl yapıldığı” da önemli!
Bugüne kadar anayasalarımızı, serbest tartışma ortamı olmadan yaptık. Sonuç ortada. Üç-dört yılda bir anayasanın bazı maddelerini değiştirmemiz gerekiyor.
Bunu böyle yapacağımıza, medeni bir tartışma ortamı yaratarak, tüm toplumun katılımını sağlayarak bir kerede yapsak, daha iyi olmayacak mı?

Bunun adı Vandallıktır!

BABA tarafımdan Rumeliliyim. Bu nedenle o coğrafyada olan bitenlere özel bir ilgim var. Özellikle Balkanlar’da, Osmanlı döneminin Türk varlığını hatırlatacak tarihi eserlerin iyi korunması, ayakta kalmaları için gerekli olanakların Türkiye tarafından sağlanmasını da olumlu buluyorum.
Geçenlerde, Rumelililerin kendi aralarında oluşturdukları bir e-posta zincirinde okuduğum bir haber tüylerimi diken diken etti.
Olay Makedonya’nın başkenti Üsküp’te geçiyor.
Üsküp eski çarşısında bulunan 5 asırlık Arasta Camii’nin kalıntıları bir gece yarısı dozerlerle yok edilmiş.
Yapan da Makedon ya da Sırp milliyetçiler değil, İslam Birliği!
Gerekçe “yeni cami yapmak”!
Üsküp Tarihi Eserleri Koruma Müdürü Behicuddin Şehabi “Hafta sonunda kimliği belli olmayan kişiler tarafından dozerle yıkıldığını sandığımız camiinin kalıntılarının, Makedonya İslam Birliği tarafından yıkıldığını öğrenmiş bulunmaktayız” diye anlatıyor.
İslam Birliği Başkanı Süleyman Recepi de “yeni camiinin kendileri tarafından yapılacağını ve olaylara kimsenin müdahale etmemesini” söylüyor.
5 asırlık bir camiyi onararak ayağa kaldırmak dururken yenisini yapmak için yıkmak, vandalizm değilse nedir?

Köpek yogası modası

BİR süredir New York’tayım. Dün akşam televizyon haber bültenleri arasında gezinirken beni çok güldüren bir habere rastladım.
Haber, yeni bir “yoga” eğilimini anlatıyor.
Buna “doga” adı veriliyor, çünkü insanlar bu yoga seanslarına köpekleri ile katılıyorlar.
Aklınıza gelebilecek her cinsten köpek ve sahiplerinin (erkek, kadın, genç, yaşlı) katıldıkları bu seansların amacı insanların çok sevdikleri köpeklerinin de rahatlamasını sağlamak.
Köpeklerin nasıl bir meditasyon yaptıklarını, bunu nasıl becerebildiklerini anlayamadım.
Ama meditasyon yapan sahiplerini yalamaya ve yerlerinden kaldırmaya çalıştıkları sahneler gerçekten çok komikti.
Bu haberi seyrettikten sonra, internetten Türk gazetelerine baktım. İstanbul’da iki rotweiler cinsi köpek az kaldı bir kadını parçalayacaklarmış. Kadıncağızın damarları kopmuş, kasları parçalanmış.
Sebebi köpeklerin sahibinin onları tasmasız olarak gezdirmesi!
Bunu okuyunca şöyle düşündüm: Bu Amerikalılar, köpeklerini neredeyse canları kadar seviyorlar, onlarla birlikte yoga bile yapıyorlar. Ama bir tane bile köpeğin sokakta tasmasız gezdiğini görmedim. Küçücük süs köpeklerinden söz ediyorum. Onlar bile tasmasız dolaştırılmıyor.
Çünkü köpekleri sevmek, aynı zamanda onların sorumluluklarını da almak demek!
Bizim çoğu köpek severimizin bir türlü anlamak istemedikleri bir durum bu.