Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Oy hırsı gözlerini iyice kör etmiş

DÜN internette bir “ortam dinlemesi kaydı” yayınlandı.

Son kayıtta yer alan seslerin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’e ait olduğu ileri sürülüyor.
Yayınlanan ses kaydında söylenen sözlere girmeyeceğim. Zaten bunu merak edenlerin hepsi dün internette kaydı dinledi, bazı haber sitelerinde kaydın çözülüp yazılı hale getirilmişi bile yayımlandı.
Sadece kısa bir özet yapayım: Suriye ile savaşa girmek için Süleyman Şah Türbesi’nin bir gerekçe olarak kullanılması, “gerekirse Türkiye’ye doğru 8 füze attırıp” müdahale için ortam yaratılması konuşuluyor.
Bu ses kaydı gerçek ise söylenecek şeyler belli:
Bir kere, böyle önemli bir toplantıyı bile yeteri kadar güvenlik önlemi almadan yapabiliyorlar.
Dinleyen artık her kimse böyle bir heyetin, böyle bir toplantıyı hiçbir önlem almadan yapmalarına da mutlaka şaşırmıştır.
Öte yandan bu kaydı kim yaptı bilemiyoruz: Cemaat mi, Suriye muhaberatı mı, başka bir ülkenin gizli servisi mi?
Kaydı kim yapmış olursa olsun, ulusal güvenliğimize karşı açık bir saldırı olarak niteleyebiliriz.
O toplantıyı yapanlar, böyle bir olasılığı göz önünde tutup gereken önlemleri almış olmalıydılar.
Ankara’da, dışarıdan dinlenmeye izin vermeyecek bir ortam yaratmak bu kadar mı zor?
MİT’in ve askeri istihbaratın işi nedir, görevi bunları öğrenip engellemek değil midir?
Diğer konu ise seçim kazanmak uğruna bir ülkenin savaşa sürüklenmek istenmesi.
Artık gözlerini nasıl bir oy hırsı bürüdüyse, bu nedenle insanların ölebileceğini, ülkenin Suriye bataklığına çekilip, yutulabileceğini bile hesaba katmıyorlar.
Belli ki yolsuzluk suçlamalarından kurtulabilmek, soruşturmaları örtbas etmek, seçimden sonra TBMM açıldığında milletvekillerini savaş ile oyalamak her şeyden önce geliyor.
Her şey iktidarın ve bugüne kadar korkusuzca yürüttükleri yağma düzeninin korunması için!
Ne memleketin geleceği umurlarında, ne insanların hayatı!

Kanunların onlar için bir anlamı yok

BAŞBAKAN Yardımcısı Emrullah İşler, dün televizyonda canlı yayına çıktı ve Twitter ile ilgili yasağın ne zaman kalkacağını şöyle açıkladı: “Bendeki bilgiler Twitter’ın, TİB’in taleplerini yerine getirdiği, bir-iki husus kaldığı, o husus da gerçekleştikten sonra birkaç gün içerisinde Twitter’ın tamamen açılacağı yönünde.”
İşler
’in bu açıklamayı yapmasından iki gün önce İdare Mahkemesi, Twitter ile ilgili kapatma kararının yürütülmesini durdurmuştu, hatırlayacaksınız.
Ve yine İşler’in bu açıklamayı yapmasından saatler önce, Çankırı Eldivan İlçe Seçim Kurulu, Twitter yasağının “seçimlerin serbestçe, doğruluk, dürüstlük ve eşit yarışma ortamında, serbest propaganda çerçevesinde gerçekleştirilebilmesi için” kaldırılması gerektiğine karar vermişti.
İdare Mahkemesi’nin kararının uygulanması için, 30 günlük bir bekleme süresi var.
Normal olanı bu süreyi beklemeden kararın uygulanması ve idarenin itirazını üst mahkemeye bundan sonra yapmasıydı. Ama hükümet, işine gelen mahkeme kararını uygulamakta, işine gelmeyeni kaldırıp çöpe atmakta bir sakınca görmüyor.
İlçe Seçim Kurulu’nun kararının uygulanması için böyle bir süre de yok.
Kurulun kararı kesin ve hemen uygulanması gerekiyor.
Ama görüyorsunuz Başbakan Yardımcısı hâlâ top çeviriyor, Twitter’ın “bazı hususları gerçekleştirmesini” beklediklerini söylüyor.
Onlar için ne yasaların bir önemi var, ne seçimlerin adil ve dürüstçe yapılabilmesinin ne de mahkeme kararlarının.
Ve İşler bir yandan mahkeme ve seçim kurulu kararlarını görmezden gelirken diğer yandan “Türkiye, AB ile müzakereleri yürüten bir ülke. İleri demokrasi yolunda demokratikleşme paketleri çıkaran bir ülke” diye herkesle dalga geçiyor!

Her taraftan pislik taşıyor!

17 Aralık’tan bu yana öyle büyük yolsuzluklar ve onun kanıtlarıyla karşılaştık ki eski yolsuzluk soruşturmalarını sormak bile aklımıza gelmiyor.
Mesela Siemens’ten rüşvet alan “haberleşme bakanı” ile ilgili olarak sürdürülen soruşturma!
Almanya ve Amerika’da Siemens, uluslararası ihalelerde rüşvet dağıttığını kabul edip ağır cezalar ödemek zorunda kalmıştı.
Almanya’da savcılara ifade veren bir şirket yetkilisi, Türkiye’de de rüşvet dağıttıklarını, bu amaçla bir şirket görevlisinin “telekomünikasyon bakanı” ile gizli bir yemek yediğini de söylemişti.
Bu ifade nedense hâlâ Türkiye’ye getirilemedi.
Oysa Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu işi yıllardır soruşturuyor!
Bunca süre geçmesine rağmen ortada hâlâ bir iddianame yok, söz konusu bakan ile ilgili olarak TBMM’ye yazılmış bir fezleke yok.
Gerçi, yolsuzlukları soruşturan savcıların ve polislerin hallaç pamuğu gibi oradan buraya atıldıklarını gören savcılarda, bu dosyanın kapağını aralama isteği de kalmamış olmalı.
Deniz Feneri
davası da belli ki aynı kadere mahkûm oldu.
Alman mahkemesinin “yüzyılın dolandırıcılığı” diye tanımladığı Deniz Feneri vurgununun sorumluları hakkındaki dava bir adım ilerlemiş değil. Değiştirilen savcılar, iddianameyi yumuşatıp sanıkları rahatlattığı halde!
Pislik her taraftan taşıyor, adeta sokaklardan akıyor ama “hırsızlar imparatoru” hem kendi adamlarını korumak hem de soruşturmaların ucunun kendisine dokunmasını önlemek için elinden geleni ardına koymuyor!