Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

HAYIR, başlıktaki uyarı Zafer Çağlayan’dan kaynaklanmıyor.
Kola takılan saatten değil, zaman ölçü birimi olarak kullandığımız saatten söz ediyorum. Bu ayın sonunda GMT +2 zaman diliminden, GMT +3 zaman dilimine geçeceğiz. Yani eskiden 1 saat ileride olduğumuz Avrupa’dan 2, iki saat ileride olduğumuz Birleşik Krallıktan 3 saat ileriye geçmiş olacağız.
“Yaz saati” uygulaması, Amerikalı fizikçi ve politikacı Benjamin Franklin’e ait bir fikir. 1910’da saatlerin 20 dakika ileri alınmasıyla başlamış, 1916’dan beri de yaz ayları için 1 saat ileri alınarak uygulanıyor. Türkiye’de de bu uygulama 1972’den bu yana sürüyordu.
Enerji Bakanlığı, ekim ayı sonunda dünyanın geri kalanıyla birlikte normal saate geçmek yerine yaz saati uygulamasının sürdürülmesine karar verdi.
Bakanlık bunun “tasarruf amaçlı” olduğunu söylüyor. Aynı bakanlık dört yıl önce de tam tersini söylüyordu. Bakanlık dört yıl önce çalışmış, çabalamış ve yaz saati uygulamasına son verilmesi kararı almıştı, gerekçe yine enerji tasarrufuydu.
Dört yılda Enerji Bakanlığı’nda bu işlerle ilgili uzmanların hepsi yok oldu da yerlerine yenileri gelince mi bu “akıllı hesabın” yapılması mümkün olabildi?
Buradan kolayca anlayabilirsiniz ki aslında bunun amacı tasarruf filan değil. Peki buna neden gerek duyuldu? Ekonomik, siyasi ve sosyal ilişkilerimizin daha gelişmiş olduğu Batılı ülkelerden neden bir saat daha uzaklaşıyoruz? Bu ülkeler ile aynı tarihte yaz saati uygulaması yaptığımız için saat farkımız hiç değişmiyordu.
Şimdi yaz aylarında aramızdaki fark mesela İngiltere ile yine 2 saate inecek, kış aylarında 3 saate çıkacak. Avrupa, ABD, Japonya, kısacası dünyanın tümüyle saat farkımız bir azalacak, bir artacak. Bunun mantıklı bir uygulama olduğunu söyleyebilir misiniz?
Birçok kişi bunu “iktidarın Araplaşma özlemi” ile ilgili olduğunu düşünüyor. Suudi Arabistan ile aynı zaman diliminde olmak, AKP iktidarına nasıl bir “tatmin duygusu” verecek? Aynı anda namaz kılacaklar desek, o mümkün değil, namaz vakitleri Güneş’in batışı, doğuşu ile ilişkili. Aynı saat diliminde olan Iğdır ile İzmir Karaburun arasında güneşin doğuşu açısından 1 saat 16 dakika fark var örneğin. Bu fark Suudi Arabistan gibi ülkelerle daha da büyük.
Dolayısıyla aynı anda namaz kılma heyecanı iddiası gerçekçi değil. Ayrıca Suudiler ile aynı anda bayram bile yapamıyoruz, teknolojinin bu kadar geliştiği bir çağda bile yeni Ay’ın doğuşunu hâlâ çıplak gözle takip etmekte herkes ısrar ettiği için!
Düşünün ki bizim Diyanet İşleri Başkanlığı, iki görevlisini yeni Ay’ı gözlemleyebilsinler dile Şili’nin 2 bin kilometre batısında bir noktaya gönderdi. Evrendeki her yıldızın, uydunun hareketinin şaşmaz bir isabetle hesaplanabildiği bir çağda hem de! Tabii, yaz saati uygulamasının kalıcı hale getirilerek GMT +3 dilimine geçilmesinin bir nedeni de iktidardaki zihniyetin ideolojik yaklaşımından kaynaklanıyor olabilir.
Biliyorsunuz bu ideolojinin hiç hazzetmediği şeylerden biri de Atatürk Devrimleri. Bu devrimlerden biri de hicri takvimden miladi takvime geçiş ile birlikte alaturka saatin yerine alafranga saate geçişi de düzenleyen saat ve takvim devrimi.
Böylece onun rövanşını mı aldıklarını düşünüyorlar, bilemiyorum. Eğer öyleyse hazır olun, yakında Bilim, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı da “ölçü aletleri” konusuna el atabilir. Okka, dirhem, arşın, endaze ile yeniden tanışmaya hazır olur derim.
HOŞGÖRÜYE NE OLDU?
PROTESTAN Hıristiyan cemaatine ait İzmir Diriliş Kilisesi Pastörü ve eşi “milli güvenlik” gerekçesiyle sınır dışı edilmek üzere Göç İdaresi’ne teslim edildi.
İsmail Saymaz’ın haberinden öğreniyoruz ki 20 yıldır Türkiye’de yaşayan Brunson çiftinin suçu “misyonerlik yapmak”, kendilerine yurtdışından kaynak aktarılması ve bir “şemada” isimlerinin olması imiş. Misyonerliğin milli güvenliğe tehdit oluşturan bir suç olarak kabul edilmesi, inanç özgürlüğünün açık ihlalinden başka bir şey değildir.
İnanç özgürlüğü, inanmak kadar bu inancı yaymak için çalışabilmek hakkını da kapsar. Ve bu hak sadece Müslümanlara ait bir hak da değildir. Her inanç sahibinin hatta her inançsız bireyin de kendi doğru bildiğini yaymak için çalışmak, propaganda yapmak hakkı vardır.
İnançları yaymak için meşru kanallardan para yardımı almak da bir suç değildir. Yeter ki söz konusu para karapara olmasın, bir suç vesilesiyle elde edilmesin. Türkiye, hazinesinden para ödeyerek dünyanın her yerinde camiler inşa edebiliyor, imamların maaşını verebiliyor, bu bir suç mu?
Bir de tabii şöyle komik bir tablo da ortaya çıkıyor: “Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman” olan 70 milyonluk ülke, bir avuç misyonerden öcü gibi korkuyor!
Neden acaba? İnancınıza mı güvenmiyorsunuz, Türkiye insanına mı? Bu durum İslam’ın hoşgörüsüne uyuyor mu?
DEMİRÖREN İŞİ İYİ ÖĞRENMİŞ
MİLLİ futbol takımı, Dünya Kupası elemelerinin ilk maçlarında hayal kırıklığına uğradı ve işini zora soktu. Bunun için takımın teknik direktörü Fatih Terim suçlanıyor doğal olarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçlayacak değiliz ya? Tabii Futbol Federasyonu da eleştirilerden nasibini alıyor.
Bunun üzerine Federasyon Başkanı Yıldırım Demirören, havuz televizyonuna çıktı. Meğerse bu eleştiriler Yenikapı ruhu nedeniyle futbola yönelmiş.
Şöyle diyor: “Türkiye’de iki şey var: Siyaset ve futbol. Hepimizi kalbinden vuran darbe girişiminde Türkiye, Yenikapı’da birleşti. Şimdi nereden vuracak? Futboldan.” Bence Demirören belli ki bu işi iyi öğrenmiş. En iyi savunma hücumdur!
Yakında yenildiğimiz maçların hakemlerinin de FETÖ tarafından satın alındığını söylerse hiç şaşırmayın derim. Hatta rakip takımların futbolcuları bile kripto FETÖ’cü olabilir, aman diyeyim!