Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Sonunda aşçılığı da denedim!

GEÇEN haftayı Londra’da geçirdim ve İskoç takımı Rangers’ın eski kalecisi, şimdinin en önemli mutfak şeflerinden biri olan Gordon Ramsay’in Londra’daki lokantalarından biri olan Maze’in mutfağına girdim.

“Dünyanın en kısa yemek kitabı İngiliz mutfağı üzerinedir” derler, ama Kraliçe’nin ülkesinden önemli şefler çıkar ve Ramsay da bunların belki de en ünlüsü.

Bizim esnaf lokantalarının menüsünde “aşçı yemeği” denilen bir yemek vardır. Bir koca tabağın içine, o gün mutfakta pişen her şeyden biraz konur, mükemmel bir ziyafet sayılır. Ünlü şeflerin yönettiği bazı lokantalarda ise “Chef’s table” (Şefin masası) diye bir uygulama var.

Yemeğinizi mutfakta kurulmuş bulunan bir masada yiyorsunuz ve o gün lokantada pişen her şey, ayrı ayrı ve azar azar olmak üzere masanıza geliyor.

Benim için eşsiz bir deneyimdi. Çünkü bana da bir önlük verdiler ve “deniz tarağını” dökme demir bir tavada, bitkisel yağda kızartmama izin verdiler. Sosunu mutfaktaki yamaklardan biri hazırladı, süslemesini ise Ramsay bizzat yaptı!

Müşterilerin yemek yediği lokanta ne kadar huzurlu ve sakinse, o yemeklerin piştiği mutfakta da büyük bir koşturmaca ve gürültü yaşanıyor.


Gazetelerin yazı işlerine benzettim biraz.
Bir şeyler getirip götüren servis elemanları var, onlar bizim muhabirler gibi. Yazı işleri müdürleri ve editörlere benzettiğim küçük aşçılar, önlerine getirilen malzemeyi bir düzen halinde pişirmeye çalışıyorlar. Şef, Genel Yayın Müdürü gibi. Tezgâh ile servis kapısı arasında bir yerde duruyor, servise çıkarılan yemekleri kontrol ediyor, beğenmediğini geri gönderiyor ve önüne gelen herkese söyleniyor! Mutfağın tatlı yapılan bölümünü de spor servislerine benzettim. Sanki o mutfağın tamamen dışındaymış gibi davranıyorlar ve kafalarına göre takılıyorlar!


Yemeklerin neden lezzetli olduğunu mutfaktaki faaliyeti izlerken daha iyi anladım. Bizlerin evlerde kullandığının en az üç-dört misli tereyağı ve krema kullanılıyor ki patates püresi bile o zaman başka bir şeye dönüşüyor!

Emekli olunca lokanta açma hayali kuran arkadaşlarım var.

Onlara bu işin zevkli olsa da son derece yorucu ve yoğun bir tempo gerektirdiğini söyleyeyim. Bu iş, pek emekli olmuş insan işine benzemiyor!

Hele bir sosu iyi yapamayan aşçılardan birinin Ramsay tarafından bir çocuk gibi nasıl azarlandığını bir görseler, eminim mutfağa adımlarını atmayı akıllarından bile geçirmezler.

 

Ayrı evlerde, birlikte yaşamak!

 

FİNCEDE “erillissuhde” deniliyor. İsveçliler kendi dillerinde “sarbo” diyorlar, üzeri bizim “ö” gibi noktalı “a” ile yazılıyor. Norveçliler “saerbo” diye söylüyor, a ve e’nin sırt sırta birbirine yapışık gibi olduğu bir harf var alfabelerinde, onunla yazıyorlar.

Bu üç kelime de aynı anlama geliyor. “Nordik” ülkelerde aynı durumu tarif etmek için her dilde bir kelimenin varlığı, durumun toplumsal olarak yaygın bir şey olduğunu gösteriyor.


Dil dersini bırakıp, anlamını söyleyeyim: “Birlikte ayrı yaşamak” anlamına geliyor.


Helsinki Üniversitesi
’nden Prof. Dr. Pekka Martikainen’in araştırması, her on çiftten birinin ilişkileri sürdüğü halde ayrı evlerde yaşamayı tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Kuzey Avrupa ülkelerinin toplumsal yaşamında giderek güçlenen bir eğilim olduğu belirtiliyor.

Bu durum, 8-9 aydan başlayıp, dört-beş seneye kadar da sürebiliyormuş. Ayrı kentlerde ya da birbirine uzak semtlerde çalışmak zorunluluğu gibi ekonomik nedenleri de var elbette bunun.

Ancak bununla ilgili araştırmayı okuduğum gazetede böyle yaşayan çiftlerle de konuşulmuş.

Onlar ise özlemin ilişkiyi güçlendirmesinden, birbirine aşırı bağımlılığın ve birbirine yapışmanın, ilişkiyi zedelemesinden söz ediyorlar.

Bu haberi okurken bitmiş ilişkilerine rağmen aynı evi paylaşmakta ısrarlı olanların varlığını da düşündüm.


Sadece alışkanlıkların sağladığı konforu bozmamak uğruna birbirine katlanan çiftlerin sayısı da az değil.

Çok fazla araştırma yapmaya da gerek yok bunun için. Şöyle bir etrafınıza bakın, sayılarının ne kadar çok olduğunu hemen fark edeceksiniz!

 

‘Kaynana ruhu’ bu olsa gerek!

 

BİR İngiliz gazetesinin “Güzin Abla” sütununda şöyle bir “okuyucu yakınması” okudum:

Bir İngiliz, bir Amerikalı kızla evlenmiş. Kızın anne ve babası yıllar önce boşanmışlar. Kız evlenince İngiltere’ye taşınmış. Mutlu bir evlilikleri olduğu anlatılıyor mektupta. Güzel bir evleri, üç çocukları var vs!


Kızın annesi başlangıçta sadece Noel’de ziyaretlerine gelirmiş
. Torunlar doğduktan sonra geliş-gidişler sıklaşmış. Son iki-üç yıldır kadın yılın neredeyse yarısını “torunlarımı özlüyorum” gerekçesiyle İngiltere’de damadı ile kızının yanında geçirmeye başlamış.


Şikâyet mektubunu yazarak “akıl danışanın” damat olduğunu düşündüyseniz, yanıldınız!


Mektubu yazan damadın annesi, gelinin kaynanası!


Mektupta oğlunun ve gelininin bu durumdan yakındıklarına hiç değinmemiş, belli ki Amerikalı anneye sinir olan kendisi.


Sorusu da şu: “Oğlum ve gelinim çok mutlu. Bu kadının bu kadar çok gelmesi mutluluklarını bozabilir. Onu nasıl engelleyebilirim?”


Gazetenin önerisini merak edenler için yazayım: Danışman, kısaca “sana ne” diyor!

Kıskanç kaynana hikâyelerine hiç inanmazdım, başıma gelmedi çünkü. Ama demek ki böyle bir “kaynana ruhu” da varmış!