Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Başarıya başarı demem sanatla taçlandırılmayınca…

 Tempo’da okudum. Sakıp Sabancı şöyle söylemiş: “Aklımız fikrimiz sanayideydi. Varsa yoksa fabrika yaptık. Ama bunun tek başına yavan olduğunu gördük. Taçlandırmak için sanat ve kültür gerekiyordu.”

Saint Petersburg’da geçirdiğim ve bir rüya mı, yoksa gerçek mi olduğunun hâlâ ayırdında olmadığım üç gün boyunca düşündüğüm bir sorunun yanıtıydı bu…
Soru, Hermitage Sarayı’ndaki olağanüstü müzeyi gezerken aklıma takılmıştı.
Salonlar dolusu resimlerin önünden geçerken, tarih kitaplarında fotoğraflarını gördüğüm heykellerin önünde oyalanırken düşünüp, kendi kendime sinirlenirken aklıma takılmıştı.

Her şey para değil
Çar’ın kışlık sarayında aklınıza gelebilecek herkesin resmi vardı. Leonardo mu istersiniz, Van Gogh mu, yoksa Picasso mu?
Öyle bir iki tane mostralık numune de değildi gördüklerim. Sadece Hermitage Müzesi’ndeki iki salonu gezerek Picasso’nun bütün sanat yaşamı boyunca geçirdiği dönemleri izleyebilirdiniz.
Bizim “deli” deyip geçtiğimiz Büyük Petro’dan itibaren Rus aristokrasisi sanki dünyanın bütün sanat koleksiyonlarını bu şehre toplamak için yarışmış gibiydi.
Ekim Devrimi’nin ilk yıllarındaki vandallık döneminde bile yakılmakla bitirilemeyen bir dev koleksiyon oluşmuştu.

Garnitürsüz galibiyet
Oysa, aynı dönemlerde biz de fena sayılmazdık. Bir dünya imparatorluğunun mirasçılarıydık. Atalarımızın hiçbirinin aklına nedense bir yerlerden iki tane resim, üç tane heykel alıp, İstanbul’a getirmek gelmemişti. Sakıp Sabancı’nın söylediği gibi aklımız fikrimiz sadece paradaydı. Büyük siyasi ve askeri başarılarımızı, kültür ve sanatla taçlandırma ihtiyacını hiç hissetmemiştik.
Sakıp Sabancı Müzesi’ni önceki akşam gezerken bunun sonuçlarını da gördüm. Rafi Portakal, Türkiye’de antika eşya ve resim açısından 19. Yüzyıl’dan geriye gitmenin mümkün olmadığını söylüyordu. Ancak 19. Yüzyıl’da Türk aristokrasisi, Batı’nın o zaman için modern sayılabilecek ama şimdi artık antika sınıfına giren eşyalarına merak salabilmişti.

Haksızlık etmişim…
Sakıp Sabancı, Emirgan’daki evini Sabancı Üniversitesi’ne bir müze yapılmak üzere bağışlamıştı. Ev dediysem, lafın gelişi elbette. Herkes onu Atlı Köşk olarak biliyor.
Müze geçenlerde açıldı. Önceki akşam da gezme fırsatını buldum.
İlk gençlik yıllarımda Sabancı’ya “komşu” derdim, Çınaraltı’nda simit ve çayla kahvaltı yaptığım yıllarda…
Ne yalan söyleyeyim, o yılların sekter tavrı içinde “halkın kanını emen burjuvaların” böyle yerlerde yaşamasına da sinirlenirdim. O zamanlar bir tek Nejat Eczacıbaşı’dan hoşlanırdım: Aynı müzik zevkini paylaştığımızı bildiğim içindi bu…
Atlı Köşk’ün bir müzeye dönüştürülmüş salonlarını gezer; Nazmi Ziya’ların, Hoca Ali Rıza’ların, Osman Hamdi Bey’lerin, Halil Paşa’ların önünden geçerken Sakıp Bey’le de aynı zevkleri paylaşmış olduğumu ve o yıllarda ona haksızlık ettiğimi düşündüm. Hele insanın içini neşeye boğan Fikret Mualla tablolarına bakarken… Ve ille de İbrahim Çallı’nın “Kadın ve Kuğu”sundaki kadının şeffaf teniyle hipnotize olmuşken…

Mutlaka görün…
Emirgan’daki müze, Amerikan müzecilik standartlarına tümüyle uygun ilk Türk müzesi… Sahip olduğu zengin “hat” koleksiyonu, Türklerin tarih boyunca yarattığı en rafine ürünleri içinde barındırıyor. Türk resim tarihinin en önemli ressamlarının baş yapıtları dev salonları dolduruyor.
Bir gün yolunuz Emirgan’a düşerse bu müzeyi mutlaka gezmelisiniz. Çocuklarınızın sadece para düşünen birer makine olmamalarını istiyorsanız, onları da götürün. Bir ulusun gerçek zenginliğinin sanatta yattığını görsünler, kendilerine ve uluslarının yaratıcı gücüne olan inançlarını hiç yitirmesinler diye…