Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Göklerde neler oluyor?

Teğmen Altuğ Karaburun 30 Aralık gününden beri kayıp. Çıktığı bir görev uçuşunun sonunda, henüz tam olarak açıklanmayan nedenlerle uçağı Midilli Adasının açıklarında denize gömüldü.

Birlikte uçtuğu komutanı bizlere ve ailesine ne mutlu ki şu anda aramızda. Kazadan kısa süre sonra Yunan arama ekipleri tarafından bulundu.

Yüzbaşı Mehmet Uğur Kral’ın kurtarıldıktan sonra Türkiye’nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin prestijini düşünerek uluslararası basın toplantısına traş olmadan çıkmadığını gazetelerde okuduk. Onunla bir kez daha iftihar ettik. Teğmen Karaburun’u daha hala kurtaramadık. Belki Ege’deki sayısız kayalıklardan birinde bir umut ışığı bekliyor. Bir kurtarma helikopterinin sesini duymayı umut ediyor.

Ama ne yazık ki bu sesi belki de bir daha hiç duyamayacak. Çünkü Yunan kurtarma ekipleri, kazadan 72 saat geçtikten sonra arama çalışmalarını durdurdu.

Yüzbaşı Kral’ın ifadesi Teğmen’in kaza sırasında uçaktan atladığını gösteriyor. Ama biz elimiz, kolumuz bağlı hiçbir şey yapamıyoruz.

Dün yazıişlerindeki arkadaşlarla Teğmen Karaburun’un acı kaderini konuşurken aklımıza bir başka kurtarma olayı geldi. Hani şu bazı gazetelerin Rambo’luk ünvanını layık gördükleri, kayboluşu da bulunuşu da kuşkulu Yarbay’ın kurtarılma öyküsünü…

Günler boyunca koskoca bir dağ komando tugayı da dahil olmak üzere neredeyse bütün Bolu onu aramıştık.

Yaşamından son ana kadar umut kesilmemiş, arama çalışmaları durdurulmamıştı.

Çalışmaların durdurulmaması bir tek varsayıma dayanıyordu: Yarbay iyi eğitimliydi, yaşamayı başarmış olmalıydı! Peki bizim gencecik teğmenimiz daha mı kötü eğitilmişti ki, aradan 72 saat geçtikten sonra aramaya son veriliyor? Yoksa bir Türk subayına bizim koskoca Türkiye Cumhuriyeti olarak biçtiğimiz değer yalnızca üç günlük aramanın maliyeti mi?

Yunan Silahlı Kuvvetleri arama çalışmasını kendi insani değer ölçüleri içinde üç günle sınırlı tutmuş olabilir. Peki biz Türkiye Cumhuriyeti ve Silahlı Kuvvetler olarak bu cevapla yetinmeli ve arama çalışmalarının durdurulmasını sineye çekmeli miydik?

Cevaplarınızı duyar gibiyim. Teğmen Karaburun, bu şanssız kazadan sağ kurtulmayı başaramamış olsa bile, bir şehidimize sahip çıkmak ve onu kendi vatanının topraklarına vermek gibi bir sorumluluğumuz da mı yok?

Bir şehit anasının gözyaşlarını dindirmek için yapabileceklerimiz sadece bu kadar mı? Yeri gelmişken dikkat çekmek istediğim bir konu daha var.

Türkiye, son beş yılda meydana gelen savaş uçağı kazaları açısından Avrupa birincisi.

Neredeyse her altı ayda bir, bir uçağımızı kaybediyoruz.

Genç yaşlarında bir çok subayımızı kara topraklara veriyoruz.

Kaza sebeplerinin artık esaslı bir şekilde araştırılmasını, kazaya yol açan nedenlerin tesbit edilerek, bunların ortadan kaldırtmasını talep ediyoruz. Her kazanın ardından “teknik arıza” açıklamasının yapılmasını inandırıcı bulmuyorum.

Bence kazalara yol açan esas “arıza”, bu teknik sebepleri ortadan kaldıramayan organizasyon bozuklukları.

Hava Kuvvetleri’mizin artık bu konunun üzerine daha ciddi eğilmesini bekliyoruz. Böylece Teğmen Karaburun’un acı kaderi, belki de kendisinden sonrakilerinin kurtuluşu olur.

Orhan Öztrak’ın ardından
Eski İçişleri ve Gümrük-Tekel Bakanlarından Orhan Öztrak’ı da dün toprağa verdik.

Siyasal Bilgiler Fakültesinin birinci sınıfında ilk edindiğim arkadaşlarımdan birisiydi Faik Öztrak.

Dört yıl boyunca bize kendi ailemizmiş gibi sahip çıkan annesi ve babasıyla da o ilk günlerde tanışmıştık.

Orhan Amca o zaman Gümrük ve Tekel Bakanıydı. Her şeyi iyi bildiğini zanneden biz genç Siyasallıları karşısına ciddi bir muhatap olarak alır, bazı geceler uzun siyaset tartışmalarına girerdi.
Kendimizinkinden başka siyasi görüşler de olabileceğini, o görüşleri de dinlemenin insana yarar sağlayabileceğini o sohbetlerde öğrenmiştik.

27 Mayıs’ı takip eden buhranlı günlerdeki İçişleri Bakanlığı anılarını, atlatılan ihtilal girişimlerini de birinci ağızdan dinleme mutluluğunu vermişti bizlere. Aradan yıllar geçip bir gazeteci olarak siyasetçileri izlediğimde de sıksık O’nu ve ailesini hatırladım.

Şimdiki bir kısım siyasetçinin eş ve çocuklarının görgüsüzlüklerini görünce, bizim Faik’i, Haluk’u ve muhterem annelerini düşünürdüm. Siyasete zengin olmak için girenlere bakar, Orhan Amcanın titiz dürüstlüğünü arardım. Orhan Öztrak önceki gün arkasında temiz bir isim ve iyi yetişmiş çocuklar bırakarak aramızdan ayrıldı.

Ölümünü çok geç duyduğum için cenaze törenine gidemedim, mezarına bir avuç toprak atamadım.
Çok üzgünüm. Tanrı rahmet eylesin.