Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Gölge tiyatrosundan kurtulan adam

Amerika merkezli Freedom House isimli kuruluşun 1995 yılını değerlendirdiği raporda Türkiye, “Ortadoğu’nun jki demokratik ülkesinden birisi” olarak gösteriliyor. Bazılarının beğenmeyip, yıkmak istedikleri 72 yıllık cumhuriyetimizin bizi getirdiği nokta işte bu.

Dört gün sonra, çok partili hayata geçtiğimiz 1946 yılından beri 13. genel seçimlerimizi yapacağız.
Bunun ne kadar önemli olduğunu anlamak için Türkiye’nin yer aldığı tablodaki çarpıcı gerçekleri bir kez daha görmek gerek.

Bölgemizde yer alan üç ülke, ki üçü de Türkiye ile sınır komşuluğu yapıyor, Freedom House’un demokrasi listesinde “kötülerin kötüsü” arasına girdi. İran, Irak ve Suriye’den oluşan bu üçlünün arasında Türkiye ile İsrail’in bölgenin iki demokratik ülkesi olma vasfını korumayı başarabilmeleri son derece önemli.

Üç müslüman komşumuz “kötünün de kötüsü” kategorisine girerken, bölgedeki üç müslüman ülke; Libya, Suudi Arabistan ve Sudan da “hiç özgürlüklerin bulunmadığı ülkeler” kategorisinde yer aldılar.

Türkiye’nin başarısının büyüklüğü yalnızca bu “kötü komşulara” rağmen demokrasisini koruyabilmesi değil. Türkiye, aynı zamanda, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki bütün ülkeler arasında, demokrasiyi kurabilmiş ve bunu sürdürme kararlılığını gösterebilmiş tek müslüman ülke.

Etrafımızdaki tabloya bakınca, Refah Partisi sözcülerinin neden cumhuriyeti yıkmaktan ve geçmişten hesap sormaktan sıkça söz ettiklerini anlayabilmek daha kolay oluyor.

Demek ki “gerçek islamı yaşamak” maskesinin altına, müslümanlığa tamamıyla ters baskı rejimleri daha kolay saklanabiliyor.

Bölgedeki bütün anti-demokratik islam devletlerinin kendilerine tek düşman olarak Türkiye’yi seçmiş olmaları da bu yukarıda saydığım nedenlerden ileri geliyor.

Türkiye gibi bir örneğin varolabilmesi, bu ülkelerdeki demokrasi hareketlerinin sarılabileceği tek umut ışığı.

Onlar bu ışığın, 21. Yüzyıl’da büyük-islam aydınlanmasını başlatmasından ve saltanatlarının bu aydınlığın etkisiyle tarih sahnesinden süpürülüp gitmesinden korkuyorlar.

Platon’un ünlü mağara benzetmesi sanki bu durumu açıklamak için anlatılmış..

Yeraltındaki bir mağarada yaşayan bir takım insanlar düşünün. Bunlar, sırtları mağaranın girişine dönük olarak oturmaktadırlar. Elleri ve ayakları bağlıdır ve yalnızca mağaranın duvarını görebilirler.

Duvarda gördükleri tek şey arkalarından, yani mağaranın girişinden gelen ışığın oluşturduğu bir takım gölgelerden başka bir şey değildir.

Gördükleri şey yalnızca bu olduğu için de dünyayı bir gölge tiyatrosundaymış gibi algılarlar. İçlerinden biri ellerini, ayaklarını bağlardan kurtarıp dışarıdaki gerçek dünyayı görene kadar da bütün dünyaları bu gölge hareketleriyle sınırlıdır.

Türkiye işte böyle bir mağaradan kurtulup, dışardaki güneşli dünyayı keşfeden bir insan gibi.

Karanlık mağaralarındaki gölge tiyatrolarının devamını isteyenlerin bu nedenle Türkiye’ye karşı olmaları çok doğal.

Türkiye’nin bir gün karanlık mağaraya girip dışarda bambaşka bir hayat olduğunu herkese anlatmasından korkuyorlar.

Ancak, Türkler ve Arap din kardeşleri arasında varolan bu büyük uçurum madalyonun öbür yüzündeki bazı gerçekleri de elbette örtmüyor.

Türkiye de ne yazık ki demokrasisini daha hala batı demokrasileri ayarına çıkarmayı başarabilmiş değil.

Ancak her geçen yıl bu konuda ilerlemelerin olduğu, Türklerin büyük bir azim ve kararlılıkla batılı bir demokrasi sağlamaya çalıştıkları da gözardı edilmemeli.

24 Aralık’ta yapılacak genel seçime katılan siyasi partilerin bileşimine bakılınca da bunu görebilmek mümkün. En sağından en soluna kadar geniş bir yelpaze ile seçimlere giriyoruz.

Merkez sağda iki, merkez solda iki seçeneğimiz var. İslamcı parti arıyorsanız var. Marxist parti ararsanız o da var. Kendinizi “kürt” olarak tanımlıyor, bunun mücadelesini vermeyi düşünüyorsanız görüşlerinizi savunacak iki ayrı parti var. Hareket noktanız Türk milliyetçiliğiyse onu savunan partimiz de var.

Böyle bir tabloyu, bırakın Ortadoğu’nun karanlık rejimlerini, dünyanın “demokrasisi gelişmekte olan” 62 değişik ülkesinden hangisinde bulabilirsiniz?

Sahip olduğumuz şeyin ne kadar kıymetli olduğunu ve bunu korumak için hep birlikte çalışmamız gerektiğini anlatmama bilmem gerek var mı?

Onun için pazar günü geldiğinde içinizdeki tembellik duygularını bir kenara atın ve gidip beğendiğiniz bir partiye oy verin.

Verdiğiniz her oyun bir değeri olduğunu, bunun bu toplumda yaşayan her ferdin “adam yerine konduğunu” gösteren bir eylem olduğunu asla aklınızdan çıkarmayın.