Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Kırmızıyı seçtim, aşk mavinin altındaydı

Geçen gün kitapçıları şöyle bir dolaştım. Niyetim kitap almak değildi. Ama kitapçı­larda dolaşmayı, raflara bak­mayı, kitapların kapaklarına bakıp içindekileri tahmin etmeyi seviyorum.

Birden farkettim ki raflardaki ki­tapların büyük bölümü gazeteciler ta­rafından yazılmış.

Bir gazetede, dergide iki-üç tane köşe yazısı yayınlamış herkes bunları bir kitap halinde toplamış ve Türk okuyucusunun hizmetine sunmayı bir görev bilmiş.

Genç yazarların hikayelerini, romanlarını, şiirlerini basmak konusun­da inanılmaz zorluklar çıkaran yayı­nevleri de bu kitapları basmakta te­reddüt etmemişler.

Doğrusunu isterseniz, günlük ola­rak gazetelerde yazılmış yazıları, ara­dan bir süre geçtikten sonra kitap ha­line gelince okuyanlar kimler çok me­rak ediyorum.

Kanaatim o ki Türkiye’deki köşe yazarları içinde sonradan tekrar tek­rar okunmayı hak eden insan sayısı bu kadar çok değil.

O zaman yayınevlerinin bu ilgisi nereden geliyor? Acaba gazeteciler, arkadaşlarının kitaplarını daha bir is­tekle okuyucularına tanıttıkları için mi bu kitaplar satılıyor ve yayınevleri bu konuda çok hevesli davranıyor?

Neyse, bugün konumuz da bu değil zaten: Araştırma Müdü­rümüz Zerrin Ravalı bir kaç gündür yazdığım yazılarla insanların ruhlarını kararttığımı hiç olmazsa pazar günü için neşeli bir şeyler yazmamın uygun olacağını söyledi.

Ben de size şimdi neşeli bir hikaye anlatacağım, bakalım sevecek misiniz?

Kitapçıları gezerken 20 yıldır ha­yalini kurduğum “ilk kitabım” ile ilgili düşüncelere dalmadan edemedim.

Köşe yazılarını toplayıp kitap diye yutturanlara kızdığım için de benzeri bir kitap sahibi olmama imkan yok.

Onun için ben özgün bir çalış­ma gerçekleştirmek zorunda­yım.

Düşündüm, taşındım, bir roman yazmam en uygun şey olacak.

Ama bu Yaşar Kemal’in İnce Memed’i gibi ciltler dolusu bir şey olma­yacak.

Beni tanıyanlar çok konuşmaktan hoşlanmadığım gibi uzun yazmaktan da hazzetmediğimi iyi bilirler.

Türkiye’de “iş yapacak” bir roman yazmanın yolunun tartışılmaz bir şe­kilde romana koyulan isimden geçti­ğini biliyorum.

Şimdi edebiyat eleştirmenleri ve yazarlar çok kızacaklar, ama bu bir gerçek.

Bu düşünceye varmamı da iki ya­zar arkadaşıma borçluyum: Kürşat Başar ve llhami Algör’e…

Kürşat’ın son romanı “Sen olsay­dın yapmazdın, biliyorum” ile İlhami’nin denemesi “Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku”nun ulaştığı satış başarısı bu sonuca varmama yol açtı.

(Söz aramızda, bu düşünceye var­mama yol açan daha çok roman var. Ama onların yazarları arkadaşım ol­madığından isimlerini vermeye çekin­dim. Yazdıklarımın altında başka ma­nalar ararlar diye korktum.)

Neyse, konuyu saptırmayalım, de­diğim gibi iş yapacak olan roman mutlaka aşktan söz etmeli (böylece orta yaşa yaklaşan kadın okuyucular garantiye alınıyor) ve ismi de ilginç olmalı (bu sayede de genç kızların ro­mana ilgi duymaları hedefleniyor).

Eğer romanda anlatılan öykü iki kadın-bir erkek ya da iki kadın-iki er­kek arasındaki aşk üçgen ve dörtgen­lerini, anlatıyorsa bu daha da iyi: Çün­kü o zaman ortayaş bunalımına adım atmak üzere olan erkek okuyucuların da romana ilgi duymaları sağlanıyor ki, o zaman kitabın ikinci baskı yapa­cağı garanti!

Ne yazık ki genç erkekleri ro­man okumaya çekecek bir se­bep bulamadım. Acaba içine biraz da futbol ve otomobil de mi koymalı?

Bu temel ticari ve edebi tespitleri yaptıktan sonra romanıma isim ara­maya koyuldum. Arkadaşlarım, bul­duğum üç dört isimden en çok yazımın başlığına aldığımı beğendiler: Kırmızıyı seçtim, aşk mavinin altın­daydı!

Romanın çatısı isimden de anlaşı­lacağı gibi “yanlış aşklar peşinde vakit geçiren bir adamın hayatı” tarafından oluşturuluyor.

Adamın eski solcu olması, biraz varlıklı bir hayat sürmesi, bu sayede de kadınlar tarafından çekici bulun­ması gibi detaylar uygun olacak kana­atindeyim.

Problemim üslupla ilgili.

Ben daha çok “iç konuşma” gibi yazılan romanları severim. Oysa eşim karşılıklı diyaloglarla hızlı akan bir ro­man yazmamın daha uygun olacağını düşünüyor.

Ama diyalog yazmak da o kadar kolay değil.

İki tür diyalog yazarı var. Birinci gurupta hayatında sokağa çıkmamış yazarlar yer alıyor. Bunların diyalogları Türk filmi gibi. Ağzını açan yarım sayfadan önce kapatmıyor.

Bir de gerçek hayattakine benzer diyaloglar yazan yazarlar var. Charles Bukowski ya da Dashiel Hamnet gibi yazarların diyaloglarını ben çok sevi­yorum.

Onlar gibi yazmaya özeniyorum. Ama o zaman bakalım Türkler bunu sevecekler mi? Akrabalarım bu tür “sokak” diyaloglarını yazdı­ğım için benden utanacaklar mı?..

İşte düşüncelerim bunlar. Siz ne dersiniz? Ben nasıl bir roman yazma­lıyım ki, Türk okuyucuları da tıpkı Amerika’daki benzerleri gibi bu kitap­tan yuzbinlerce satın alıp beni bir villa sahibi yapsınlar?

Mektuplarınızı bekliyorum.