Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Refah'ın tehlikesi nerede?

İslamın siyasi tarihinin en önemli belgelerinden biri hicret’in birinci yılında Hazreti Muhammed tarafından düzenlendi.

Medine Vesikası ya da Medine Ana­yasası adı ile tarihte geçen bu belge o ta­rihte Medine’de yaşayan ve yüzyılı aşan bir süredir birbirleriyle kavga eden Arap ve Yahudi kabilelerini “birarada yaşatma”yı hedefliyordu.

Böylece farklı dini inanıştaki topluluk­ların birarada ama farklı hukuklara tabi olarak yaşayabilmeleri sağlanmış, o tari­he kadar huzur yüzü görmeyen Medi­ne’de yeni bir barış dönemi başlamıştı.

Şimdi durduk yerde bu tarih dersine neden gerek duyduğumu merak ediyor, olmalısınız.

Bunun iki nedeni var.

Bir tanesi, daha önce yazdığım “Refah’a neden karşıyım?” başlıklı yazım ile ilgili olarak özellikle Refah Partili okuyu­culardan kaynaklanan bazı yanlış anla­maları önlemek amacını taşıyor.

Diğeri ise, dün Milliyet yazarı Taha Akyol’un “Refah Tehlikesi” başlıklı yazısını okuma olanağı olmayan okuyucularıma, bu ilginç yazıdan söz etmeyi hedefliyor.

Bu kez de Taha Akyol’un yazısından çıkarak derdimi bir kez daha anlatmaya çalışacağım.

(Tanımayanlar için belirtmeliyim ki Taha Akyol’un solculukla bir ilgisi yok. Kendisi dini bütün ve milliyetçi bir gaze­tecidir. Yazdıklarının altında şeytan par­mağı aramayın, bulamazsınız.)

Taha Akyol, son zamanlarda bazı islamcı yazarlar tarafından sıkça altı çizilen “çok hukuklu sistem” (Medine Vesikasını hatırlayınız) ile ilgili bir soruyu RP’nin önde gelen isimlerinden Abdüllatif Şener’e yöneltiyor.

Şener’in yanıtı “RP’nin çok hukuklu sistemi savunmadığı, görüşlerinin herke­sin inancına göre yaşayabileceği bir özgürlük düzenini savunmak olduğu” şek­linde oluyor.

Ancak Şener’in RP’nin bu konudaki “resmi” görüşünden haberdar olmadığı da anlaşılıyor. Akyol’un aktardığına göre Erbakan’ın kitap haline getirilen bir ko­nuşmasında “herkese inancına göre hukuk seçme hakkı’ndan söz ediliyor.

Akyol, Erbakan’ın “şu ülkedeki in­sanların hepsine inancına göre yaşama ve inancına uygun hukuk seçme hakkı verilmeledir” dediğini aktarıyor.

Taha Akyol bu durumun RP’deki kafa karışıklığının bir eseri olduğunu söylüyor. Söz şimdi Akyol’un,

“Tabii, inanç farklarına göre ayrı ayrı inanç sistemleri kabul edip, ülkeyi bir hukuklar fedarasyonu haline getirmek başka şeydir, üniter hukuk sistemi içinde bireylerin özgürlük alanlarını geliştirmek başka şeydir”

“Başını örtenle açanlar için ayrı ayrı kanunlar çıkarmak ile kanunların başını örtenle açanlar arasında hiçbir ayrım gö­zetmemesi aynı şey mi?”

Taha Akyol yazısını şöyle bağlıyor: “RP’lilerin dindarlığı asla tehlike değil­dir: Tehlike, RP’nin siyasi ve ekonomik konulardaki radikalizmi ve kafa karışıklı­ğıdır.”

Son yıllarda islamcı kesimin düşünürleri tarafından çok sık sözü edilen ” çok hukuklu sistem ve Medine Vesikası gibi kavramlar şahsi düşünceme göre de Türkiye’yi bekleyen asıl tehlikeyi işaret ediyorlar.

İslamcı kesimin “bağımsız” yazarlarından Ali Bulaç’ın çok sık sözünü ettiği “ütopya” kaynağını işte bu tarihi belge­den alıyor.

İslamcı yazarlara göre hakimiyet Al­lah’a aittir (Al-i İmran Suresi). İslamın tevhid ilkesi Allah’ın tek bir ilah olduğu­nu, bütün varlığın O’nun iradesi ile şekil­lendiğini anlatır.

Yani birbirinden bağımsız alanlar fikri islami inanca göre olamaya­cağından “din” ile “devlet” işlerinin ayrılığından da söz edilemez. Çünkü bu iki alan birdir.

Varlık tek bir ilaha boyun eğdiğine göre O’na her alanda da teslim olmak gerekir. O’na eş koşuyorsanız bunun adı “şirk”tir. İlahi hükümlere göre hareket et­meyen her yönetim de bu nedenle gayrı meşrudur.

Bütün bu saptamaları yapan Ali Bulaç, sorunun farklı din ve görüşlere mensup topluluklar arasındaki ilişkiyi kurmak olduğunu söylüyor ve buna çözümü de “herkesin inandığı hukuka tabi olacağı çok hukuklu sistemde, Medine Vesikası’nda” buluyor.

(Yeri gelmişken, acaba Turgut Özal’ın Fener Patrikhanesine duyduğu sempati­nin altında gizliden gizliye bu “ütopya” mı yatıyordu?)

“Çok hukuklu düzen’in Türkiye’ye ge­tireceği kargaşayı ve 70 yıllık Cumhuri­yet uygulamasını tartışmayı bir kenara bırakıyorum.

Peki, kendisine dini kimlik olarak “müslümanlığı” seçmiş, ancak Araplar gibi yaşamayı da kabul etmeyen bizler gibi insanlar hangi hukuka tabi olacaklar?

Türkiye’deki müslümanlar “inançlı müslümanlar” ve “inançsız müslümanlar” olarak ikiye mi ayrılacaklar?

Türkleri “inançlı” ve “inançsız” diye ayıran zihniyet, siyasi gücü eline geçirdiğinde nasıl davranacak?

İşte önceki yazımda sözünü ettiğim “ayrımcı zihniyet” ile bunu kastediyorum.

Türkiye’nin “inananlar” ve “inanma­yanlar” diye ikiye ayrılmasının, her iki kesimde de radikal ve marjinal unsurları güçlendireceğini, bunun da kardeş kav­gasına yol açacağını söylüyorum.

Ve buradan bir kez daha Refah’lı yöneticileri bu tür ayrımcı konuşmalardan ve davranışlardan kaçınmaya çağırıyorum.

Bu gemide hep birlikte olduğumuzu, gemi batarsa hep birlikte boğulacağımızı unutmasınlar unutmasınlar istiyorum.