Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Oysa biz Fırtınalar’ı dinlemek istiyorduk!

Geçen hafta epeyce uzun bir süredir yapmadığımız bir işi yaptık ve eşimle bir bara gittik. Aslında buna gittik demek de pek doğru değil. Götürüldük!

Fanatik’in reklam filmini yaratan arkadaşlarla birlikteydik.

Biz bara girdiğimizde saat dokuz civarındaydı. Etrafta in-cin top oynu­yordu.

Sonradan gördük ki İstanbul’da barlara gitmek için insanlar saatin geceyarısını vurmasını bekliyorlarmış.

Bunun da iki geçerli nedeni oldu­ğunu ertesi gün anladım.

Bir kere herkes oraya yemeğini yi­yip geliyor. Benim gibi yemek işini barda halletmek isteyenler ise ertesi günü zehirlenmiş bir şekilde geçiri­yorlar.

İkincisi gecenin ancak o saatinden sonra eğlence başlıyor. Çalgıcılar, şarkıcılar, Sinderella gibi hayatlarını saatin gece yarısını vurması üzerine kurmuşlar.

Biz eşimle birlikte o kadar insanın nasıl olup da birbirinden habersiz or­taya çıkıp o sakin yeri bir belediye otobüsünün sahanlığına çevirdiklerini anlamaya çalışırken müzik başladı.

Birden bire kendimi bir Benedikten manastırında ayine gelmiş zan­nettim.

Sahneye çıkan iki şarkıcı kızın tıpkı çileye yeni girmiş bakire rahibeler gibi siyahlara bürünmüş olmaları ve traş bıçağı değmemiş sakallarıyla ortodoks papazları andıran orkestra üyele­ri değildi böyle düşünmemin nedeni.

Bir köşede sfensk gibi duran barın sahibi Tefo da baş rahip olmalıydı! Eğer biraz içkili olsam, saçsız başıyla onu da Papa ile karıştırabilirdim.

Bütün bu yanılsamanın kaynağı, ci­ğerlerimin içinde çalınıp söylendi­ğine bugün rahatlıkla yemin edebile­ceğim volümdeki şarkıydı.

Bir uzay mekiğinin fırlatma roketi­nin içinde olsam ancak bu kadar etki­lenebilirdim sesten.

Gürültünün içinden melodiyi sü­züp, ne söylendiğini daha iyi anlamak için biraz gayret sarf etmem gerekti.

Carmina Burana dinlemekte oldu­ğumuzu o an anladım.

Carmina Burana, 13. Yüzyılda Benedikten rahiplerinin derlediği; eğ­lenceyi ve şenlikleri öven, din dışı şar­kılardan oluşan tarihi bir koleksiyona verilen ad.

Hitler’e sempati duyduğu için benim sempatimi asla kazanamayacak olan Cari Orff, işte bu şarkıların sözlerini kullanarak bir beste yapmış. O da ay­nı adı taşıyor: Carmina Burana!

Sözleri esas olarak din dışı olmakla birlikte melodinin genel yapısı, basit ve tek düze seslerden oluşması, in­sanda bir ayine katıldığı sanısını yara­tıyor.

Carmina Burana’nın bir barda seslendirilmesi kadar ilginç olan bir baş­ka yönü de bar müşterilerinin bu du­rumu hiç yadırgamayıp, aksine el çır­parak, ıslıkla vs. şarkıya eşlik etmele­riydi.

Hele şarkının bitiminde çoğunun ayağa fırlayıp “brava” diye bağırmala­rını da duyunca, Türklerdeki sanat sevgisinin ne boyutlara ulaştığını gö­rüp, gözlerimin yaşarmasını engelleyemedim.

Tanrım sonunda bana bu günleri de göstermişti işte.

FM istasyonları icat olmadan önce radyoda ne zaman batı müziği çalınsa, hafif ya da klasik ayrımı gözetme­den “çıt” diye kapatan şoförlere nasıl kızdığımı hatırladım.

Klasik müziğin “gıy gıy” diye aşağı­landığı, klasik müzik seven bizim gibilere pek hoş gözle bakılmadığı, en azından bunun bir ukalalık sayıldığı günler geride kalmıştı işte..

Yüz kadar Türkün, bir barda, siga­ra dumanı, bardakta buz şakırtısı, ta­bakta çatal tıkırtısı arasında klasik müzik ile eğlendiğine de tanık olmuş­tum en sonunda.

Şarkı bitince eşime, “hadi,” dedim, “biz kalkalım”..

Bütün Türk kadınları gibi ilk önce karşı çıktı: Niye?

Ona dedim ki, “Biz Fırtınalar’ı din­lemek istiyorduk. Oysa burada hava bambaşka. Buraya yakışmıyoruz”..

Utançtan başımız önde bari terk ettik!

Bir terslik yok mu?
Hürriyet, okuyucularına Çin mu­cizesi zayıflama sabunlarından üç tane birden veriyor.

Sabah da yine kupon karşılığı ay­nı sabunun bir değişik markasından yine aynı miktarda dağıtıyor.

Buraya kadar herşey bizim ülke­miz için normal.

Sabah, sabunları Hürriyet yazarı Serdar Turgut’u kaynak göstererek övüyor.

Hürriyet’in bu konudaki başvuru kaynağı ise Sabah yazarı Mehmet Barlas.

Size de bir gariplik var gibi gel­miyor mu?

Niye gazeteler kendi yazarlarını değil de rakip gazetenin yazarını kendilerine tanık gösteriyorlar?

Acaba “bizim yazarımıza kimse inanmaz” diye mi düşünüyorlar?

Yoksa böyle yaparak birbirlerine “gol” attıklarını mı hesaplıyorlar?

Ne dersiniz, hangisi doğru?