Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

Türk olmak kolay değil

Gerçekten yaşanmış bu öyküyü Haluk Şahin’den dinlemiştim. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’daki Nazi zulmünden kaçan bilimadamları için Türkiye iyi bir sığınak olmuştu.

Alış-veriş iki taraf için de karlıydı. Nazilerden kaçan bilim adamları Türkiye’de bilimsel çalışmalarını sürdürme imkanı buluyorlardı. Üstelik de o günün koşullarına göre dolgun maaşlar alarak!

Türkiye de çok kârlıydı. Yeni kurulan üniversitelerinde, genç öğrencileri yetiştirecek hocaların bulunmasında ciddi bir sıkıntı vardı. Almanya’dan kaçan bilim adamları hem bildiklerini öğrencilere aktarıyorlar, hem de ileride bu üniversitelerin temelini oluşturacak kadroların yetiştirilmesine katkıda bulunuyorlardı.

Zamanla bu bilim adamlarından bir kısmı Türkiye’yi ve Türklüğü benimsediler. İçlerinden bazıları Türk vatandaşlığına geçmek için girişimde bulundu.

Böyle sonradan Türk vatandaşlığına geçen bilim adamlarından bir tanesi, ertesi ay maaşını alınca şaşırdı.

Bugüne kadar aldığının dörtte biriydi elindeki bordroda yazılı olan maaş.

Yanlışlık olduğunu zannederek üniversite muhasebesine itiraz etti. Ona, eskiden Alman vatandaşı olduğu için özel bir fasıldan maaş aldığı, şimdi Türk vatandaşı olarak bu hakkı yitirdiği ve artık herkesle aynı maaşı alacağı anlatıldı.

Hocaya “mevzuat hazretlerinin emirlerini anlatan muhasebeci durumu şöyle açıklamıştı: “Eee, Türk olmak kolay değil beyim!

Tavlayla eğlenen Türkler
Bayramdan yararlanarak 20 yıllık meslek hayatımın en uzun tatilini yaptığım 12 gün içinde bu söz kulaklarımda çınladı, durdu.

“Türk olmanın ne demek olduğu” üzerinde karşılaştığım bazı olaylar nedeniyle düşünmek zorunda kaldım.

Anlatacağım olaylardan ilkiyle Rio de Janeiro’da karşılaştım.

Kaldığımız otele, bayramın birinci günü bir Türk kafile geldi.

O gün Rio da ünlü Karnaval’ın ikinci ve en önemli gününü yaşıyordu.

Sokaklar insan seliydi. Tüm iş yerleri kapalıydı. Gündüz Copacabana ve İpanema plajlarında başlayan eğlence ve dans, gece boyunca sabaha kadar sokaklarda ve gece kulüplerinde sürdü.

Sambadrom denilen yerdeki resmi gösterilerin dışında her köşede düzenlenen karnaval balolarıyla tüm Rio çılgın bir eğlenceye kaptırdı kendini.

Size de ilginç gelecek mi bilmiyorum, ama bizim Türkler, otelin klima ile soğutulmuş barında bütün gündüz ve gece boyunca oturup tavla oynadılar.

Kadınlar bir tarafta, erkekler diğer tarafta harem-selamlık ayrılıp oturdular. Üstelik bunu dini kaygılarla da yapmadıklarına eminim, çünkü konuşmalarına hakim olan aksandan müslüman olmadıkları da hemen anlaşılıyordu.

Buenos Aires ve İstanbul
Bütün dünyanın eğlenmek, dans etmek için geldiği Rio’da, Türkleri oturup saatlerce tavla oynamaya ve alış-veriş dedikodusu yapmaya iten güç neredeydi diye gezi boyunca düşündüm.

Riolular’ı kadın-erkek bir arada dini bir bayramda (Karnaval katoliklerin büyük perhizi öncesi yapılan bir kutlama, dini bir bayram) hep birlikte gülüp-eğlendiren güç neydi?

Türkleri, üstelik de bir tatil yerinde kadın-erkek ayrı ayrı oturtup, tavla başında vakit öldürmeye iten kuvvet, genlerimizin neresine kazınmıştı?

Bu soruların cevabını bir türlü bulamadım.

Gezimizin ikinci durağı olan Buenos Aires’te de beni aynı sorunun cevabını aramaya iten bir çok olayla karşılaştım.

Turgut Özal’dan yıllar sonra keşfettikleri ekonomik yenilenme programıyla Arjantin’in nerelere geldiğini gördüm.

Bizim neden bu değişimi başaramayıp, yarım bıraktığımızı düşündüm.

Bir ırmağın deltasında, çamurlu suların kıyısına kurulmuş bir kentin, insan elinde nasıl olup da bu kadar güzel ve yaşanılır hale getirilebileceğini gördüm.

Sonra İstanbul’u düşündüm. Dünyanın en güzel coğrafyasında kurulu bir kenti ne hale getirdiğimizi hatırladım.

Arjantinliler burada, biz orada olsaydık, neler olabileceğini hayal etmeye çalıştım.

Hakaretsiz demokrasi dersi
İstanbul’a gelmeden önce bir gün de Londra’da kaldık. 13 saatlik uçak yolculuğunun yorgunluğunu atmaya çalışırken otel odasında Avam Kamarasından yapılan naklen yayını izledim.

Hükümet için çok kritik bir görüşme yapılıyordu. Dış ticaretin kontrol altına alınması ve Irak’a yapılan silah satışları dosyasının incelenmesi ile ilgili tartışmalar yapılıyordu.

İnce ve zekice buluşlarla süslenmiş esprili konuşmalarla gerçek bir demokrasi dersiydi televizyonda seyrettiğim şey. Kimse kimseye hakaret etmiyordu.

“Ulan”, “yahu”, “eşek herif” gibi kelimeler kullanılmadan da bir parlamentoda ciddi tartışmalar yapılabileceğini gördüm.

Bizim Mesut Bey’i, Tansu Hanım’ı, liderlerinin gözüne girmek için siyasi rakiplerinin üzerine yürümeyi efelik zanneden ayıları hatırladım.

Sonra, “eeee”, dedim kendi kendime: Türk olmak kolay değil!