Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

 Güneş tutulurken biz bir grup arkadaş ile birlikte bir meşe ağacının altına kurulmuş açık hava sofrasında Fenerbahçe’yi kurtarmaya çalışıyorduk. Elbette yan gözle de Güneş ile Ay’ın dansını izlemeyi de ihmal etmedik. Tedbirli arkadaşlarımın yanlarında getirdikleri koyu renkli özel camları kullandık. Orada güneşe bakarken yaratıcı halkımızın Güneş’e bakmak için neler kullanmış olabileceği geldi aklıma.

Dün sabah ilk işim eşi dostu aramak oldu. Film yönetmeni olan arkadaşım Sunar Kural Güneş tutulmasını mesleğine uygun bir araç kullanarak izlediğini söyledi: Banyo edilmiş fotoğraf filminin başındaki siyah parçayı kullanarak!
Dün tespit edebildiğim öteki ‘güneş izleme araçları’ şöyleydi: Soda şişesi, kahverengi bira ve şarap şişeleri, renkli kristal kül tablası, compact disc, kahverengi çikolata kâğıdı…
Yaratıcılığın böylesine ne demeli bilmiyorum. Sanıyorum son üniversite tercihlerinde göz doktorluğunu seçen gençler, geleceğin mesleğine adım atmış bulunuyorlar!
Bir sonraki tam tutulmanın Türkiye’den bir daha ne zaman görüleceğine ilişkin rivayetler muhtelif. Ama ortaya atılan rakamlara ve şu andaki yaşıma bakılırsa sanıyorum onu görmem bir hayli zor olacak. En azından Güneş’i görmek için beni sokağa çıkarmak üzere bir sedye, bir doktor, bir hemşire ve güçlü kuvvetli iki taşıyıcıya ihtiyacım olacağı kesin.
Benim hatırladığım ilk Güneş tutulması 1967’dekiydi. Gerçi, o tutulma sırasında 2000 yılına ulaşmak da bana böyle uzak bir hayal gibi geliyordu. O zaman önümde hiç geçmeyeceğini sandığım koskoca bir 33 yıl vardı ve “2000 yılında 44 yaşında bir ihtiyar olacağımı” düşünüp kendi kendime, “O yaşta 2000’i görsen ne yazar, görmesen ne yazar” diyordum. Babam o yıllarda benim şimdiki yaşımdaydı ve gözüme o kadar yaşlı görünüyordu ki…
Geçenlerde bir yazımda bir arkadaşımın depresyonumu tedavi etmem için bana gönderdiği ‘ölüm saati’nden söz ettiğimi devamlı okuyucularım hatırlayacaklardır. Sağolsun sadece arkadaşlarım değil, bazı okuyucularım da yazdıkları e-postalarla ‘ruh garabetimi’ tedavi konusunda ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.
Bunlardan birisi de 19 yaşındaki okuyucumuz Sevda. O yaşlarda hepimizde olduğu gibi onda da kendinden çok büyük olan insanları (babası yaşındayım) ‘yaş yetmiş, iş bitmiş’ gibi görme eğilimi var. Gazeteci olmak isteyen ama medyamızın bugünkü durumunu da hiç beğenmeyen Sevda, son e-postasında bana şöyle yazmış: Sizin değişimler için en fazla 15 yılınız kaldı. Artık zamanlar yani…
Sevda’nın notunu okuyunca Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını hatırladım. Kenya gezisinde öğrendiği Svahilice bir deyim üzerine yazmıştı: Hakuna matata… Disney’in Aslan Kralı’nda da iki tembel kafadar Timon ve Tumba, Simba’ya nakaratı ‘hakuna matata’ (Türkçede ‘takma kafanı’ anlamında) olan bir şarkı öğretiyorlardı. Ertuğrul, gerçek hayatın insanın kafasına siyaset, mesleki sorunlar gibi konuları takmadığı arta kalan zamanlarda yaşadığını yazıyordu.
Sevda’nın ‘bir şeyleri değiştirmek için’ kısa bir süre olarak gördüğü 15 yıl gerçek bir ‘arta kalan’ zamansa daha yaşayacağım çok şey var demektir. Bunların arasına bir Güneş tutulması daha sığmamış, ne fark eder ki?