Mehmet Yakup Yılmaz Body Wrapper

 Çarşamba günü öğleden sonra UNESCO’daki Türk-Yunan gazetecileri toplantısı bitince sakat ayağıma aldırmadan kendimi Paris’in sıcak bir bahar yaşanan sokaklarına vurdum.

Saint-Germain-des-Pres Kilisesi’nin karşı köşesinde bir zamanlar Sartre’ın arkadaşlarıyla birlikte yıllarca oturup varoluşçuluğu tartıştıkları bir sokak kafesinde otururken Bedri Rahmi’yi ve Turan Güneş’i de rahmetle andım:

Herifçioğlu Sen Mişel’de koyuvermiş sakalı,
Neylesin Bizim Köy’ü, nitsin Mahmut Makal’ı
Esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
Cebinde dört dilberin telefon numarası
Bir elinde telefon, bir elinde kesesi
Uy! yesun oni nenesi
Yesun oni nenesi.

Bedri Rahmi, Paris’te öğrenciliği döneminde bohem bir hayata özenip sakal bırakan Turan Güneş’i böyle anlatmıştı.

Her mevsimin insan yaşamı ve psikolojisi üzerinde özel bir etkisi var. Mevsimlerin ritmini yakalayabilmek biz gazeteciler için her zaman mümkün olabilen bir şey değil. Çoğu zaman sabah girdiğimiz binalarımızdan gecenin ilk saatlerinde ayrılabiliyoruz. Dışardaki yaşamın ritminin değiştiğini bu yüzden kolay kolay fark edemiyoruz. Baharın geldiğini de o kafede otururken anladım.

Kadın-erkek, genç-yaşlı, güzel-çirkin demeden tüm insanların üzerine baharın yaşama sevinci sinmişti. Özenle takılmış fularlar, sadece Fransız kadınlarına yakıştığına inandığım askılı bol kısa elbiseler, gri-mavi takımlarıyla motosikletlerinden az önce inip, köşedeki büfeden ‘taze’ Le Monde’larını alıp kafelerde nefeslenen erkekler… Bahar tüm varlığıyla sokaklardaydı..

Paris’te iki gün boyunca Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerginliklerin aşılmasında iki ülke gazetecilerinin özgür bireyler olarak ne gibi katkıları olabileceğini tartıştık.

Birçok kişi gibi ben de Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların iki ülke insanının birbirlerini yeterince tanımıyor olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Yunanlılar için Türkiye hep bir ‘tehdit’ unsuru. Yaramaz çocuklar ‘seni Türke veririm’ tehdidiyle büyüyorlar, daha sonra okullardaki tarih kitaplarında bu ‘tehdid’ daha bir et kemik kazanıyor. Böylesine önyargılı olarak yetiştirilen nesillerin ileride karar verme durumuna geldiklerinde bu duygudan sıyrılmalarının da kolay olmadığını her ortamda gözlemek fırsatını bulabiliyoruz. Nitekim hepsi okumuş, aydın insanlar olan ve büyük çoğunluğu ‘barış yanlısı’ Yunanlı gazetecilerde bile bu ‘önyargı’nın etkilerini gördük.

Yunanlı gazetecilere kendilerini bizim gazetelerimizde onlara açacağımız sütunlarda tanıtmalarını teklif ettik. Ama bu son derece açık öneri bile ‘güvensizlik duygusu’nun ne boyutlarda olduğunu gösterdi. Toplantının düzenleyicilerinden film yönetmeni Costa Gavras, Yunanlı gazetecilerin bu teklife hemen cevap vermemesinin altında, ‘Acaba bu önerinin gerisinde ne var? Yine bir Türk oyunu mu?’ düşüncesinin yattığını üzüntülü bir ifadeyle açıkladı.

Bu, Ege’de kalıcı bir barış ortamı yaratmak için önümüzde aşılması gereken gerçekten çok uzun bir yol olduğunu gösteriyor.

Yunanistan, Türkiye’yi bir tehdit unsuru olarak gördüğü ve bunun için Türkiye’yi medeni dünyadan tecrit etme politikasını terk etmediği sürece de Ege’de hep birden patlayıveren ve sonra aniden yatışan krizlerle yaşamaya çalışacağız.

Ege’nin her iki kıyısındaki barış ve dostluk yanlıları bu krizlerin sıcak bir çatışmaya dönüşme eğiliminden endişe duyuyorlar.

Bakalım Ege’ye bahar ne zaman gelecek?